GENEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GENEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mart 2012 Cuma

12 dakika

 

 Harcına sevgi katılıp, tuğla tuğla örülmüş evlerde yaşananlardan geriye ne kalıyor? Bence yalnızca, harcında sevgi olan ANLAR...






 

28 Mart 2012 Çarşamba

İnsan gibi!


'' Haydi kalk, kalk Özgür! '' dedim ve kalktım. Ne için mi? Kışlıkların yerlerine yazlık giyisileri çıkartmak için. Hee ben çıkarttım ya kesin tekrar kar falan yağar ve ben her sene ki gibi dötüm dona dona gezerim sokaklarda. İnsan gibi becerebilen biri ol da bir kaç tane kalın giyisi bırak ortalıklarda değil mi? Yok anacığım bununda ayarı kaçacak illaki.


Neyse işte Oğuz'u uyuttuktan sonra tuttum bir ucundan, çorap söküğü gibi ardı gelir diyerek, sek sek sekerekten. Bu defa yanımda '' Bunu at.'' '' Heh bu tam bana göre, ver ver.'' '' Ay Özgür ne kadar çok giydin bunu yeter ben alayım.'' diyen kardeşim Özlem olmadığı için çorap sökülmedi gitti. Oğuz'da uyandı tam oldu. Çingen pazarına döndü soyunma odası.


Yıllardır ayıklanan giyisiler arasında bir türlü ayıklanamayanlar vardır ya işte onlar elimde gene gülmekten alamadım kendimi. Beni güldüren giyisilerden çoğu pijama ve Vilo'nu almış oldukları. Canım annem selvi boylu bir kızı olduğunu sanıyor.  Bunca yıldır hiçbirimiz de ona gerçeği söylemiyoruz, benim topu topu 1.55 olduğumu. Bunun yanında Erdo'nun da beni 1.70 falan görüyor oluşu ayrı ve bence daha acıklı bir durum, benim için. Benim için beğendiği giyisileri her gösterişinde içime içime ağlıyorum yemin ederim. Ama yokkk geçenlerde isyan ettim: '' Bana bak Erdo. Dikkatli bak. Adamım, ahanda ben bu kadarım. Bunca yıldır ne bir santim uzadım ne de kısaldım. Hatta uyarayım yaş aldıkça daha da kısalma ihtimalim var.'' deyiverdim valla. Aaaa yeter ama. Yok yetmez miş! Şimdi de Elif ( kızım ) çıktı başıma. Aynanın karşısına geçip geçip beni çağırıyor: '' Anneeee bi gelsene! ''  .ok var. Bu yaz topuklu ayakkabı giymeyede başlayacakmış. Artık elime bir tabure alır gezerim yanında. Gerçi mahallemizin terzisi Gülçin diyor ki: '' Boşver be topuklular ne güne duruyor. Onlarla istediğin her boydasın.'' . Diyor diyor ama o topukların üzerinde durmanın, becerebiliyor, her şey çok normalmiş gibi yürümeye çalışmanın ne demek olduğunu bilmiyor. Çünkü O da benden uzun.


Nasıl içime oturmuş bakarmısınız. Konu nereden nereye geldi. Sizlerle paylaşınca biraz rahatladım ama. Ohh! İşte yıllardır durum böyle... Bu satırları yazarken çalışma masamın üzerine, tam karşıma koyduğum, pontunu sevdiğim siyah ayakkabılar bugün ayaklarım onların içindeyken başına geleceklerden habersiz, şıkır şıkır durmaktalar. Benim halimi ise sanırım anlatmama gerek yok. Hadi ben şimdi çakma selvi boyumla arz-ı endam etmeye gidiyorum. Ve eve sağlam ayak bileklerimle dönebilmeyi umuyorum. Sevgiyle kalın...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Ayy durun durun şunu demem lazım: '' Bence Jassica Parker'a topuklu ayakkabılarla her türlü zeminde, her türlü hava şartında, her hızda ( koşmakta dahil ) yürüyebilme ödülü verilmeli. Geçen izlediğim bir filminde arnavut kaldırım taş döşenmiş sokakta koşuyordu hatun ya. Ama yok püf nokta insan gibi yapabilmek! Bunu da dedim kuş kondurdum. Hadi eyvallah.

23 Mart 2012 Cuma

barışalım artık!

  

Nasıl oldu? Ben ne yaptım sana ki bu kadar darıldın bana? Beraber geçirdiğimiz bunca yıldan sonra hala anlamadın mı, ben sensiz yapamam. Dolaşıp dolaşıp gene sana dönüyorum. Sonu gelmez zevkin gerçekten sonunun olmadığını, bedelinin ağır olduğunu bir kez daha anladım. Ki otuz yedi yıllık tecrübe yetmedi, yetmemiş. Üç hafta oldu. Tam üç haftadır üzerine titriyorum. Koştur koştur işten dönüyorum. Hem de nasıl yorgun bir bilsen. Bir türlü gitmek bilmeyen kış? Diğer yanda yılmadan, aradan dereden sıyrılıp ‘’ cööö’’ diyen bahar. Çarptı mı, çarpacak mı belli değil. Anlayacağın depresif halimle bahar çarpmışlığım içimde bir kavga ki sorma gitsin. İşte bu haller içindeyken, işten dönmüş yorgunken, sofra kurulmuş beni bekliyorken ben ne yapıyorum? Üzerimi değiştirip geliyorum yanına. İlk yirmi beş dakika her şey yolunda gibi. Sonra soluk aldığım yer, yer değiştirmeye başlıyor, dilim dışarı çıkıyor, gözüm zaman göstergesinde kilitleniyor, aklım sofradan yanıma gelemiyor... Peki ya sen ne yapıyorsun?  Sesini yükseltiyorsun. Adeta yüzüme yüzüme ‘’ Seni hain! Dur bu kadar kolay değil. Aylardır yüzüme bakmıyorsun. Ödeteceğim bedelini.’’ diye haykırıyorsun. Aslında dile gelip, söylesen senin için de benim için de daha kolay olacak. Rahatlayacaksın. Bak ben dile geliyor, itiraf ediyorum. Çok pişmanım. Keşke olmasaydı bu ayrılık. Söz vermeye korkuyorum, bir kez daha sözümü tutamamaktan korktuğumdan ötürü. Ama şunun sözünü veriyorum. Bir daha üzerine katlanan çamaşırların koymayacağım. Arada muhakkak yanına gelip halini hatırını soracağım koşu bandım. Ayrıca ben yürürken Oğuz’un sana yapmış olduğu tüm işkenceye, dimdik ayakta kalmak için motorunun son damlasına kadar savaştığın için sana minnettar olduğumu da söylemeden edemeyeceğim. Şu ölümlü dünyada bugün var, yarın yokuz, yetmedi mi bu dargınlık koşu bandı? Hadi yolladığım zeytin dalını kabul et de barışalım. Ne dersin?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

14 Mart 2012 Çarşamba

Duyduk duymadık demeyin!

  


  Duyduk duymadık demeyin!


  Duyanlar duymayanlara söylesinler!


   Hani şu milli çizgi filmimiz ''Pepee'' var ya... İşte o çizgi filmin sinema filmi çıkacakmış. Hem de üç boyutlu. Tek boyutlusuna tahammül edemeyen benim ve benim gibiler için nasıl önemli bir haber değil mi? Şükür ki Oğuz seyretmeyi bırakalı uzun zaman oldu.

   Bu arada öğrendim ki; '' Pepe'' Anadolu’da konuşma zorluğu çeken kişiler için kullanılır, Pepe Ali - Pepe Mehmet denilirmiş. Karakterin yaratıcısı Ayşe Hanım ve ekibi lakabın sonuna bir -e daha ekleyerek '' Pepee '' adını bulmuşlar. Bakın aklıma ne geldi;  çizgi filmi ekranda görür görmez can havliyle, kanalı değiştirebilmek için kumandayı bulana kadar dilimin tutulması bundan olamaz mı? Sesini duyduğumda '' Pepe '' olup kalakalıyorum. Hele o halay çekişleri, türkü söyleyişleri falan yok mu; tüm kültürel geçmişimizden soğuyorum.

   Desenize keşke yalnızca çizgi filmler karşısında pepe olup, konuşmakta zorlansak!  Gerçi biz bu evreyi atlatmışız. Ki şimdi Yüce Google a sordum biz ‘’Demans ‘’ olmuşuz. Demans belirtileri nedir? ( miş )

1) Unutkanlık: demanslı kişiler esas olarak yakın zamanda gerçekleşen olayları, biraz önce ne söylendiğini, ne yapmak üzere olduklarını unuturlar.

2) Oryantasyon sorunları: demanslı bir kişi kolaylıkla yolunu kaybeder.

3) Plan yapma ve ileriyi düşünme zorluğu.

4) Düşünme bozuklukları: demanslı kişiler konuşma güçlükleri ve hesap yapma güçlükleri yaşarlar.  

5) Değişen karakter özellikleri: davranış bozuklukları görülür. Demanslı kişiler ajitedir, çoğu zaman geceleri huzursuz, bazen kuşkucu ya da saldırgandır.

Sizce de belirtilerin çoğunu taşımıyor muyuz toplumca?


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

10 Mart 2012 Cumartesi

6 Mart 2012 Salı

çok gördüler





   Kapayın çenenizi. Tıkayın kulaklarınızı. Gözleri boşverin nasıl olsa görseniz bile konuşamazsınız. Siz en iyisi beyni toptan çıkarıp atın. Önünüze konan her ne ise - gık- demeden kabul edin. Eğer sözümüzü dinlemezseniz başınıza geleceklerden biz sorumlu değiliz. İşte bu kadar arkadaşlar, yapmamız gereken bu kadar basit. Susmak.

  Eminim çoğunuz duymuşsunuzdur RTÜK tarafından Okan Bayülgen’e verilen cezayı. İki hafta ekrana çıkmamakla cezalandırıldı Okan Bayülgen. Bugüne kadar verilmiş en ağır ceza. Neden? Yayın sırasında kullandığı bir kelime yüzünden. Kelime ne? FUCK!

   Hafta içi yayınlanan ‘’ Muhabbet Kralı ‘’ adlı programı hiç izlediniz mi, bilmiyorum. Benim izlediğim, izleyebildiğim topu topu birkaç program var bu da onlardan biri. Demagoji, ajitasyon yapılmadan, bilirkişilerin kayda değer şeyler konuştuğu, anlaşılabilir, belli bir standardı tutturmuş neredeyse tek program. Bunların yanında Okanın zeki, kimsenin önünde ceketini iliklemez, nabza göre şerbet vermez, bildiğini okur, sözünü sakınmaz tavrı ise bence saygı duyulacak cinsten. Bugüne kadar konuklarına ve arayanlarına Okan kadar değerlerince davrananını görmedim. Herkese hak ettiği gibi! Hak ettiği kadar!

  Tabi RTÜK’ün vermiş olduğu bu cezanın altında yatan asıl sebep FUCK değil. Olamaz. Şayet bu olsaydı:

  Beyni bilmem nerelerine kaçmış insanların karı - koca aradıkları evlendirme programlarına,

   Tüm çapraşık ilişkilerin konu edildiği dizilere,

   Kadınların ya da erkeklerin yerin dibine sokuldukları tüm yayınlayanlara,

   Neredeyse insan haklarını ihlal eden haber programlarına,

   Her türlü tacizin yapıldığı reklamlara,

   Şiddeti, küfürü, sapkınlığı çocukların önüne seren çizgi filmlere,

   Döne döne aynı şeylerin konuşulduğu programlara yasaklama getirirdi. Ama bizde her şey olduğu gibi bu da tersine işledi. Sebebi ise aba altından sopa göstermek. Korkutmak. Susturmak. Kocaman bir korku toplumu yaratmak. Sustukça sıra bize de gelecek, az kaldı derken sosyal medya patladı. RTÜK’ü kınama, Okan’a destek mesajları, kampanyaları hız kesmedi. Bizim gibi düşünmeyenleri dinleyebilmeyi ne zaman başarabileceğiz? Dinlemek istemiyorsak en azından yalnızca kulaklarımız tıkamayı. Kanal değiştirmeyi. Farklı çıkan sesleri susturmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Gerçi mahallelerde, iş yerlerinde, okullarda, evlerde bile birbirimize bu şekilde davranıyor olduktan sonra! Şimdi düşündüm de belki zaman içinde bu hale geldik - getirildik? Birbirimize eskiden de bu kadar yabancı mıydık? Bu kadar korkuyor muyduk her şey - herkesten?

   Bilemiyorum arkadaşlar nereye varacak bu işin sonu. Ece Temelkuran’ın, Bayülgen’in programında söylediği, söyler söylemez stüdyoda duyulan sinyal sesiyle reklama girildiği  ‘’ Faşizm o kadar sinsi sinsi ilerler ki gelene kadar farkına varmazsınız. - Yok ya o kadar olmaz. O kadarı yapılamaz.- der durursunuz. Sonra bir sabah uyanırsınız ki…’’ söylemi aklıma çok sık geliyor.

    Ne diyeyim işte uzun yıllar sonra bir muhabbetimiz olmuştu onu da çok görüp …

                                        ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

14 Şubat 2012 Salı

Vur patlasın çal oynasın



    ‘’ Seni seviyorum.’’ Yalnızca sevgi… İnsanları rahat bırakalım da bugün içi doluymuş, boşmuş demeden sevgi konuşsun, sevgi düşünsünler. Sevgilisiz geçen günlerinde sevgilisi olanlara gıcık olup kıskansınlar. Uzakta olan âşıklar bugün bir başka buruk olsunlar. İki kişiyi idare etmeye çalışanlar girecek delik arasınlar. Dargınlığı tesadüfen bu güne denk gelenler vahlansınlar. Yıllar sonra bile sevgili yerine konulmak isteyen evliler hediye beklesinler. Daha ne olacaksa olsun ama içinde yalnızca ‘’Sevgi’’ olsun. Aşktan olsun.

   Her sabah güne yeni bir tutuklanmayla uyandığımız, depremlerin olduğu, kadınların öldürüldüğü, çocukların tecavüze uğradığı günlerin sonunda bile dizileri konuşan bir toplum olmuşken… Geçen twitter da yazdığı gibi ‘’ Bilgisayar önce masa üstüne sonra dizüstüne şimdi cebimize girmiş ve birkaç yıla kalmaz neremize girecek bilmiyorken…’’ bırakalım da bugün sevgi konuşulsun, ‘’ Seni Seviyorum.’’ Densin. Kapitalist düzen deyip duruyoruz ya ‘’ Ulan her bir şeyi uğranı verdik, vermeye değer bulduk da bugün hediye almak mı bozacak bizleri. ‘’ Bir sap çiçekmiş, pırlantalarmış boş verin. Birbirleriyle konuşmayı unutmuş, yazmadan anlamayan anlatamayanların telefon mesajı yazan parmaklar bugün yalnızca sevgi sözcükleri için dokunsun tuşlara yahu.

    Nefes aldığımıza, adım attığımıza pişman hale getirilen bizler bunu bile çok görür olduk kendimize.

    Dünyanın çok büyük bir çoğunluğu M.Ö. dördüncü yüzyılda, AŞK sebebiyle iyi savaşmadıkları gerekçesiyle imparator tarafından evlenmelerinin yasaklanmış olduğu çiftleri evlendirmeye devam eden rahip St. Valentine’nin asılmış olduğu gün olduğunu bile umursamadan kutluyor sevgililer gününü. E biz ne yapacağız? Ruhuna Fatiha mı okuyacağız… Bokunu çıkarana kadar kutlansın bence. ( Akşam haberleri izlerken ‘’ Yuh ama bu kadarda olmaz.’’ Diyorken bulmam kendimi inşallah.)

    Bunları yazdığım şu sırada ocağın üzerine bir yandan çayı koymuş, diğer yandan haşlanmış yumurtaları ayıklamış, kahvaltı sofrasını hazırlamış olmam, bugün spora başlıyor oluşum, Erdo’nun tek kelime demeden işe gitmiş oluşu, sevgili yerine konulmak gibi bir beklentimin olmayışı, ama bir yanımla deliler gibi sevgili olmak isteyişim, hiçbirisi düşüncelerimi değiştirmiyor inanın. Vur patlasın çal oynasın.

    Herkes nasıl kutluyor, ne alıyor, nereye gidiyorsa gitsin ama yalnızca SEVGİ olsun. Sevgililer günü kutlu olsun. Bir de Özge’nin doğum günü kutlu olsun. İyi ki doğdun şekerim.

 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

11 Şubat 2012 Cumartesi

BEN DEMİŞTİM

 

 



 

   Yaz tatilimizin huzur dolu sabahında elime gazeteleri almışım. Bir keyif bir keyif. Yanımda ki sehpanın üzerinde bol köpüklü – şekersiz kahvem. Karşımda Erdo. Çocuklar henüz uyanmamışlar. Nasıl ama?

   Gazeteyi aldım elime. Başladım huşu içinde sayfaları çevirmeye. Takdir edersiniz tatil modunda olduğumdan manşetleri atlayarak direk daldım magazin eklerine. Derken, okuduktan sonra hazmı benim için zor olan gazetecilerden birinin Sertap Erener’le yapmış olduğu röportajı gördüm. Daha doğrusu asıl dikkatimi çeken Sertap’ın fotoğraflarıydı. Röportajın sonlarına doğru gazeteci hanım soruyor:

   - Ve gelelim “Sertab çok güzelleşti” konusuna. Ne yaptın da bu kadar gençleştin, güzelleştin? ‘’ diye.

     Sonra Sertap diyor ki;

   - Kendime çok iyi bakıyorum. Dışarıdan hiçbir şey işe yaramıyor; ne krem, ne botoks ne de estetik müdahale. Her şey içeriden iyileşiyor. Ben bunu buldum. İçin iyileştikçe, bu dışarıya cildin, bakışın, duruşun olarak yansıyor. Güzelleşiyorsun. Tabii cildime gereken önemi de gösteriyorum.

   Geçenlerde de kuaförde Oğuz’un saçları kesiliyorken koltuğa oturmuş bekliyorum. Beklerken  duvarda asılı, müzik yayını yapan bir kanala ayarlı olan televizyona bakıyorum. Ve ekranda bir an da Sertap Erener’in videosunu dönmeye başlamasın mı? Aman Tanrım! Bir denge, bir arınma akıyor gene hatunun yüzünden inanamazsınız. Videoda oynayan arkadaşım Gamze’nin duru güzelliğinin gerçekten Tanrı vergisi olduğunu bildiğimden olsa gerek şaşkınlığım zirve yaptı… O an da   - Yok artık.–  diye geçirirken aklımdan Oğuz’un elinden tuttuğum gibi, her yanı aynalarla kaplı mekândan kaçarcasına çıktım. Çıkmayayım da ne yapayım?

   Yani arkadaşlar Sertap Erener son yıllarda geçirmiş olduğu değişimi iç dünyasındaki denge ve arınmaya borçluymuş. Ağzımızın burnun yer değişmesini sağlayabilecek olan denge, arınma sınırı nedir acaba? Tatil süresincede düşünüp durmuştum. – Yarabbi dengesiz olduğumdan mı bu haldeyim acaba?- Diye. O gün bu gündür de pek bi değişiklikte yok. Hatta son zamanlarda manşetleri okuyup, haber dinledikçe gittikçe bozulan dengemi göz önünde bulundurursak, tahmin edin ne haldeyim. 

     He röportajda dediğine göre bir de sevgilisi ile tam beş yıldır hiç kavga etmemişler.  Ben gerçekten ne dengesiz kadınım yarabbi. Sertap’la kıyaslarsam gerçekten çok dengesizim. Bir de arınamamış. Ama ben size söylemiştim: ” Benim daha çok çokkkk yolum var. ” diye. Melekler  'i hatırlayanınız vardır.

    Ayy gene süperim cuma cuma… Neyse anacığım herkes birbirini yok etmek, öldürmek, suçlamak, yalanlamak istiyorken bizim dengemiz yerinde olsa ne yazar.

    Bütün bunlara rağmen kardeşimin dediği gibi bende  ‘’ Dünya dönüyor.’’ Diyor ve herkese, hepimize mutlu hafta sonu dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

    Hoşça – sevgiyle kalın. Siz gene de dengenize dikkat edin, ne olur, ne olmaz!

     NOTUN DİBİ: Eklemeliyim ki; bunlar Sertap Erener'in muhteşem sesi, yorumu, başarıları, şaşmaz çizgisine duymuş olduğum saygı ve hayranlığı asla sarsamaz. Bakış açım tamamen kadınsal dürtülerin yörüngesindedir. Aslında sanane kadının değişiminden, güzelliğinden, değil mi? Ama yok hemcinsleriyle biz kadınlar kadar uğraşan başka bir tür var mı? Ben bu aralar ne kadar çok soru sorar oldum. ( içimden son cümleye ''DEĞİL Mİ?'' eklemek geldi ama tuttum kendimi. Yok tutamamışım.)

                               ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

25 Ocak 2012 Çarşamba

VAY BE!

 


 


    Vay be! Neler dönüyormuş. Bir kez daha tam bir ‘’ salak ‘’ gibi hissediyorum kendimi. Size de olurmu bilmiyorum ama bazen yaşandığına şahit olduğum olaylar karşısında saf saf düşünür, taraflara hak vermeye falan çalışırım. Ucunda kıyısında olmasam da düşünürüm; tek sebebi de tarafların insan, yaşananların insanca olmalarına inancımdır. Ama gün gelir bir yerde okur ya da bambaşka şekline tanık olurum ki işte o an; anlamaktan vazgeçmeyi bırakmak bir yana en çok kendi saflığıma, salaklığıma kızarım. Pazar günü Yavuz Semerci’nin köşesini okuduğumda gene aynısı oldu. Dilimde gene aynı cümle; ‘’ Vay be neler oluyormuş. ‘’

   Bloğumu az çok takip edenleriniz bilirler. Neyi mi? Futbolla tek ilişkimin ve bilgimin Erdo’nun izlediği programlardan kulağıma çalınanlarla sınırlı olduğunu. Televizyon açık kaldığı ve ben kalkıp kapatmaya üşendiğimden şahit olduğum üzere, gece yarılarına kadar ha babam de babam aynı şeyleri, aynı pozisyonları konuştuklarına inanamadığımı. Yorumcuların kullandıkları dil ve üslup karşısında ağzımın açık kaldığını. ( Evlendirme programları halt etmiş.) Falan falan… Ama son dönemde, şike olayları ortaya çıktığından ve Fenerbahçe takımının başkanı hapse atıldığından beri konu hep aynı. Yok, Federasyon küme düşürsün mü – düşürmesin mi, yok kabul ediyor – etmiyor, UEFA onu dedi - bunu dedi, o yalan ben doğru söylüyorumlar.  Avukatlar, gizli görüşenler, ortalığa dökülenler… Susurluk davasına döndü.

    Meğerse tek dert gene ‘’ PARA ‘’ ymış. Güç, haysiyet, dürüstlük, güven, birlik, dayanışma aklıma gelenler, söylesenize bu para daha hangi insanca şeyleri unutturdu bu insanoğluna. Gerçi bu özet oldu işte. Merak edenler devamını da okuyabilirler. Hazır olun tam dedikodu sütunu gibi olacak:

    Fenerbahçe demiş ki: ‘’ Kimse beni korumasın. Eğer şike yaptıysak ligden düşelim. Kuralı değiştirip, bizi suçlu ilan edip ligde tutacaksanız, biz bir alt lige gidecek yolu açarız…’’ 

   Federasyon demiş ki: ‘’ Yok, suçlu olsan da ligden düşmeyi kaldırıyoruz.’’ 

   LİG TV demiş ki: ‘’ … Eğer ligden Fenerbahçe gibi bir ya da birkaç takım düşerse, asla parayı ( 420 milyon dolar ) ödemem… Yetinmem dava açarım.’’

  Federasyon demiş ki: ‘’Sen merak etme LİG TV. Şike yapmış olsalarda hiçbir takım küme düşmeyecek.’’Fenerbahçe demiş ki: ‘’ Hem beni şike yapmakla suçlayacaksınız. Şampiyonluğumu alacaksınız. Hem de ligden düşürmeyerek gelirden olmayacaksınız. Bu ikiyüzlülüktür. Biz bu oyunun içinde değiliz…’’

    Yavuz Semerci yazmış ki: ‘’ Para ile ahlak arasında sıkıştılar ve parayı tercih ettiler. Öyle formül geliştiriyorlar ki, hem takımları ( başta Fenerbahçe olmak üzere ) şike yaptıkları için cezalandıracaklar. FIFA ve UEFA’yı ikna edecekler. Hem de kimse küme düşmeyeceği için LİG TV’den para almaya devam edecekler. Türk futbolu, sportmenliğe, etik değerlere, ahlaka sırtını çevirmiş, paraya teslim olmuştur.    

  Özgür der ki: ‘’ Alem NE? olmuş. Şeref haysiyet yok olmuş. Her şey, din iman para olmuş. Atatük’ün emanetlerinden birine daha ihanet edilmiş. Sen salaklığa devam et ya da etme.’’                                                                                                                      Bu fanatikçe taraftar olanlar da sakın ha vazgeçmesinler, yağmur – çamur demeden maçlara gitmekten. Takımların tek düşündükleri taraftarları çünkü. SORU: Bir yandan dünyada ki her üç teröristten birisinin Türkiye'de olduğunu iddia ederken, Hrant Dink'in katillerinin hiçbir örgüt bağlantısı olmadığına karar verip serbest bırakan diğer yandan Aziz Yıldırım için 132 yıl hapis isteyen yargı sisteminin olduğu güzel ülkemizde bu salaklıklarımın sonu gelir mi sizce? 

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

16 Ocak 2012 Pazartesi

KIZ ÇOCUKLARI VE BEYAZ ATLI PRENSLERİ


 


Hayatımız çocukken dinlediğimiz masallarda ki ‘’ Beyaz Atlı Prensleri ‘’ aramakla geçiyor. Genç kızken hayallerimizin erkeği olan bu prensler evlenip çoluk çocuğa karışınca oluyor ‘’ Rüyalarımın Beyaz Atlı Prensi ‘’ Neden mi? Anlatayım:


Farklı iki aileyle şekillenmiş iki ayrı geçmiş, iki ayrı karakter yanımıza hayallerimizi de alıp çıkıyoruz bir yolculuğa. Ki hayaller ortak bir paydada buluşmuyorsa vay halimize. Neyse işte tanımı, amacı kişilere göre değişkenlik gösteren bu yolculuk karşılıklı atılan imzalarla kanun güvencesi altına alınıyor. Adı ‘’ Evlilik ‘’  açılımı ise kısaca kadın ve erkeğin kanun güvencesi altında rahatça sevişebileceği bir kurum oluverir. Buraya kadar prenslik devam eder. Sonra kirlide biriken donlar, çoraplar, gömlekler… Gidilmesi gereken anneler, kayınvalideler… Aaaa bu da nereden çıktı? Prensin atından inip beni kucaklaması gerekiyordu demeye kalmadan prens attan düşer, kel görünür.


Bilmeyiz çünkü bizler kız çocukları olarak masallarda ki prensleri düşlediğimiz vakitte bizim prens adayları önce pipi sonra misket sonra da araba yarışı yapıyorlardır. Anneleri erkek çocuklarının egolarını bir balon gibi şişirir ve o balon bizim elimizde patlar. Aşk sarhoşluğundan, sarhoş olduğumuz bir gecenin sonunda acı kahve içmişçesine birden ayılıveririz elimizde kirlilerle.


Beni sakın yanlış anlamayın evliliğe karşı, erkek düşmanı falan değilim. Yalnızca diyorum ki kız çocuklarımıza masallar anlatırken bu topraklarda büyüyen erkek çocuklarının hamurlarına katılanlardan da az buçuk haber verelim. Çünkü bizimkiler ‘’ Pazardan aldım bir tane eve geldim gene bir tane ‘’ farklı olan bir şey yok. İmzayı attıktan sonra dallarında nar taneleri, inciler bitmiyor bu adamların.


Son yıllarda ‘’ Evliliğinde aradığını bulamadı.’’ Laflarını çokça duyunca aklıma geldi. Beklenti nasıl yüksek demek ki… Ne bekliyordun ki kızım demezler mi? Seni alıp masallar diyarına götüreceğini mi? Ayrıca eminim o masal diyarlarına gittiğini zanneden prenseslerin bile işi kolay değildir.


Özet; kaportalar birbirlerinden farklı olsa da mal hepsinde aynı. Genç kızlar kulaklarını açıp masalları dinleyeceklerine gözlerini açıp annelerinin o kaportanın altından çıkanı nasıl idare ettiğini izlesinler bence. Balatayı tamamen sıyırmış olanlarla yaşamak zorundayız anlamına falan gelmiyor bu kesinlikle. Ayy neyse toparlayamayacağım galiba ve yazı nefret ettiğim ders verme amaçlı olanlar yönüne doğru gidiyor. Bu sebeple burada kesiyorum. Huzurlarınızdan ayrılırken bir özlü sözü de sizlerle paylaşmak istiyorum:


Aşk karşındakinin bulunmaz Hint kumaşı mı hıyar mı olduğunu anlamak arasında gecen zaman ( MIŞ ).


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

28 Aralık 2011 Çarşamba

BELEDİYE ÇALIŞIYOR ?



  Belediye çalışıyor ama ne için çalışıyor. Benim gözlemlediğim; son günlerde hız almış olmakla birlikte çarşı içinde ki küçük esnafı bitirmek için çalışıyor. Abicim ya ben de gerçekten sorun var ya da onlarda. Fotoğrafa aynı yerden bakmadığımız kesin de... Bahsettiğim yer bizim iş yerimizin de sınırları içinde olduğu, zamanında küçük şirin bir sahil kasabası havasındayken son yıllarda  kontrolsüz, anlamsız büyüyen bir ilçe.

   Benim aklımda kalan burasının bu şirin sahil kasabasından çıkmasının başlangıcı, miladı ise çarşı içinde bulunan Tarihi Balık Çarşısının yıkılmasıdır. İçinde; balıkçılar, yufkacı, esnaf lokantası, tuhafiye, yorgancı, erkek berberi falan vardı. Muhteşem bir yer di… Yazlıkçıların ilk uğradıkları yer orası olurdu. Tabi o zamanlar park sorunu da yoktu. Yıkıp yerine abuk sabuk bir alışveriş merkezi sığdırdılar, içine benim gibi birçok insanın henüz hiç girmemiş olduğunu tahmin ettiğim.

   Şimdi ne yapılıyor? Bütün ana sokaklara Arnavut kaldırımı taşı döşüyorlar. İnanabiliyor musunuz? Tüm asfaltı söktüler...Çarşı diye bir şey kalmamış durumda. Dün akşam kırtasiyeye uğrayayım dedim. Dediğime diyeceğime pişman oldum.

   Hani sel baskını olmuştu hatırlarsınız. En çok etkilenen yer burası olmuştu. Tüm iş yerleri, fabrikalar, evler sular altında kalmıştı. Ki hemen hemen tüm iş yerleri kendi imkânlarıyla yeni foseptik kuyuları, yeni kanallar açarak önlemler almaya çalıştık. O selde taşan dere yatağı kenarında bulunan tüm binalar ise yavaş yavaş boşaltıldı, yıkılıyorlar. Yıkılanların molozları ise haftalardır öylece durmakta. Ama olsun ayağımız Arnavut kaldırım taşına bassın diye çalışıyor belediye!

   Ödenek yok diyorlar. Belediye içinde yaşanan özel anlaşmazlıklar - fikir ayrılıkları hizmete yansımış durumda. Otopark sorunu çarşı içinde yaşanan en büyük sorunlardan biri haline gelmiş durumda. Ki halkın geneli gibi ben de zorunda kalmadıkça kesinlikle çarşıya inmiyorum. Bankamatikten para çekecek bile olsam işe gelirken E-5 üzerinde olanları tercih ediyorum. Bu da ne demek? Çarşı içindeki esnaftan alışveriş yapmıyoruz. Evet, geldik bizim işletme olarak etkilendiğimiz en büyük soruna: Kanalizasyon. Bahsettiğim bu ilçe de kanalizasyon sistemi kaç yılından kalmış, bilen var mı bilmiyorum. Ama mevcuttakilerin üzerine yapılan onca evde yaşayan insanın b.klarının tasfiyesine yetebilecek bir sistem yok. İSKİ’ YE gerek sözlü, gerek yazılı başvurularımız sonunda aldığımız cevap ise: ‘’ Bu bizi aşan bir sorun. Büyükşehir’e başvuruda bulunduk. Onay bekliyoruz. O zamana kadar yapılabilinecek bir şey yok. ‘’  Bir de bu sorun belediyeyi bağlayan bir sorun değil. ( miş ). Kurumlar yani belediye ve İSKİ ayrı parti yönetimlerinde.  Bundan kaç ay önceydi hatırlamıyorum. İSKİ’den  yanıt  alamayınca belediyeye başvurmuştuk da orada görüştüğümüz Başkan Yardımcısından öğrendik sistemin böyle işlediğini. (TIRNAĞIN VARSA KAŞINACAKSIN )

   Gerçi desenize oy kullanacağımız zaman muhtarlıklarda kayıtlı olduğumuz yeri bulmakta bile zorlanıyorken tutmuş ben de belediyelerde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya çalışıyorum. Yuh bana! Bu arada bayanlardan günün birinde yolu buraya düşen olursa umarım topuklu ayakkabı giymiş olmazlar.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

16 Aralık 2011 Cuma

ÖDÜL MİMİ





GUGUK KUŞU geçen hafta bir ödül mimi yollamıştı. Öncelikle değer görmüş olmasından dolayı teşekkür, cevaplamakta gecikmiş olduğumdan dolayı özür diliyorum. Umarım ikisi de kabul görür! Ve hakkımda ki yedi gerçek;


1)   Çıplak ayakla sert zeminlere basamam.

2)   Tüylü şeylere dokunamam.

3)   Ruh halim ani değişiklikler gösterebilir. Yüz ifademe yansıtamamayı da beceremem.

4)   Evde okunması gereken kitaplarımın sayısı, mütemadiyen yenilerini alıyor olmam sebebiyle asla                   azalamıyor.

5)   Adres bulma konusunda adımın çıkmasına ve artık kimsenin kaybolmuş olduğuma şaşırmamasına yetecek kadar tecrübem var.

6)   Riyakar - samimiyetsiz insanlara karşı, içimde ne tahammül, ne de affetme duyguları barınıyor.

7)   Eşit şartlarda herkesin her şeyi yapabileceğine inanıyorum.

Yalnız bunları yazmanın oldukça rahatlatıcı bir etkisi varmış. Hafifliyorsun. Sanırım ben başka bir sayfada devam edeceğim.

MİM yollama konusuna gelince; adını vereceğim blog yazarlarının beni takip edip etmediklerini bilmediğim için ben '' mim yollama '' değil de '' blog önerisi '' desem daha doğru olur. Ve işte karşınızdalar:

  1. ILIMLI FISILTILAR ( uzun zamandır ses soluk yok gerçi ama ... )

  2. NEHİR İDA

  3. ARTA KALAN ZAMANDA...

  4. İNSAN İNSANIN HUDUDUDUR

  5. FATMA BURÇAK

  6. ASLISIN

  7. ELİF GİBİ

  8. YAZAR NE YAZAR NE YAZAMAZ


Yalnız, bu listeleme işinin ben de hiç bir konuda ucu yok galiba. Anacığım düşün düşün daha çok var. Bak şimdi yazıyı yayınladıktan sonra aklıma gelen her okuduğum blog adın da bir '' tühhhh '' çekeceğimden eminim. Fakat hazırlanıp işe gitmek zorundayım. Umarım kimse gönül koymuş olmaz. Sevgiyle kalın...

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

2 Aralık 2011 Cuma

MELEKLER SARDI DÖRT YANIMI





     Son dönemde bir melek furyasıdır aldı başını gidiyor. Kişisel gelişim çabaları, Mevlana’ydı, Yunus’tu, kuantum du derken hepimiz ne aradığımızı bilerek ya da bilmeyerek -ha babam, de babam-  arayıp duruyoruz.  Ben kimlerdenim?, onlardan mıyım?, onlar kim?, ne zaman?, neden di?, yok ya değilim(?) gibi soruların içinde birbirimizi bırakın, kendimize yabancılaşmaya başladık. Yalnızlaşmaya başladık. Gerçi ben, en başından beri zaten yalnız olduğumuza inanıyorum o ayrı. Arada bir gözüme gözüme sokulmasa daha iyi olacak ama neyse. İnsan her şeye alışıyor. İşte tam da bu sebeplerden  ‘’melekler’’ bir çoğumuza bu kadar iyi geldi herhalde.

    Bizim ailede ‘’Meleklerle Yaşamak ‘’ kitabı başucunda olmayanı yok, şükür ki. Aramızda onlarla ilk tanışan ve en sevdikleri tartışmasız kardeşim Özlem. Geçen yaz dağda, kırda, bayırda elinde o kitap. Bi çıtırtımı duydu, gözünü ışık mı kamaştırdı, o gün kendini her zamankinden güzel mi hissediyor, kuş mu geldi, kedi mi kaçtı hemen kitaba bakmalı; melekler ne demek istediler acaba?  Hele rüyalarımız; sıkı takipteler. Bir de içinde rakamlar olanından görmeye dur. Dileğin olacak mı?, Melekler yanında mı?, Sana ihtiyaçları var mı? Öğrenmek için ya hemen kitabı açmalı ya da Özlem’i aramalısın. Şimdilerde her kim onlardan yardım isteyip otoparkta boş yer bulsa, ne zamandır arayıp da bulamadığı ürünü bulsa, içinde bulunduğu yoğun trafik birden açılıverse ‘’ Ayy Özlem’i andım Özgür. Kız valla meleklerden rica ettim oldu. ‘’ diyerek beni arıyor.

     Annem desen; kainat da uçuşan ne kadar tüğ varsa, gelip üzerine konacakları son durak olarak bizim hatunu belirlediler.

      Babama gelince; geçen gün öğrendim o da okumuş.

     Ben mi? Ben arada gidip geliyorum. Başım sıkışınca bir şansımı deneyeyim deyiverenlerdenim.  Yani bizimkisi, denize düşen – yılana sarılan arasındaki ilişki benzer bir şey. Tereddütlerim olduğundan olsa gerek sonuçlar pek iç açıcı değil. Neyse ki ; ‘’ Kaderde varsa …. , neye yarar direnmek.’’  Felsefesine inanan biriyim ki zorlanmadan kabullenebiliyorum. 

      Ama inkar edemeyeceğim bir şey var ki; vakti zamanında önüme iki seçenek sunulmuş olsaydı eğer, kesin melek olmayı seçerdim. Düşüncesi bile güzel. Ohhh pır pır. Kanatlarda var mis gibi. Uç uç dur. Seyret uzaktan insanoğlunun hallerini. SEYRET VE düşüp düşüp kalkmalarına, vazgeçmeyerek her seferinde tekrar güvenmelerine, başlarına gelen beklenmedik şeylere hala şaşırıyor olmalarına, … İNANAMA. En çok da, yürüdükleri yolun sonunu bildikleri halde nasıl bu kadar unutarak yaşayabildiklerine inanama. Ay yok istemem. Böyle bakınca düşüncesi o kadar hoş gelmedi. Melek bile dayanamaz bu hallere, melek halinle inip, kafalarına kafalarına indiresin gelir.

      Kafa yormamın pek manası yok gerçi. Hatırlayamadığım alemlerden birinde, bana bu iki seçenek sunulmuşsa bile, seçimi ne yönde yaptığım ortada. Yani el mahkum buradayım. Mecburcuyum. Her düşüşümde yara alsam da kalkmaya, her şeye rağmen güvenmek istemeye, kaç yaşına gelirsem geleyim şaşırmaya devam. Son durak konusuna gelince; orayı unutmadan da yaşayamam ki; ara sıra hatırlamayı ihmal etmemek şartıyla. İşte sevgili blog okurları:  Hayatın kısacık ve bu kadar çok bilinmeyenli bir denklem olduğuna inanıyor olduğum için diyorum ki; inandığımız da kendimizi huzurlu, mutlu, güvende, iyi hissettiren, dünyayı katlanabilir kılan her ne ise ona inanalım. Sonunda her koyun kendi bacağında asılmıyor mu?

      Herkese, hepimize iyi bir hafta sonu diliyorum. Işığınız parlasın, meleğiniz uçsun, Tanrı sizinle olsun, evren size çalışsın, dualar sizinle olsun ya da siz zaten bunlar olmadan da iyisiniz. Hiç biri tutmadı, uymadı mı size o halde annemin meşhur sözü dışında bir şey paklamaz sizi:

Ne Haliniz Varsa Görün…


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

24 Kasım 2011 Perşembe



 

Gelecek nesilleri yetiştirmek gibi çok önemli, kutsal bir mesleği yürüttükleri gerçeğinin unutulduğu, göz ardı edildiği, önlerine engeller çıkan, çıkartılan Türkiye Cumhuriyet'i sınırları içinde, tüm zorluklara ve edaletsizliklere rağmen mücadeleyi bırakmayan öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Tüm öğretmenlerimizin ''Öğretmenler Günü'' kutlu olsun.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

29 Ekim 2011 Cumartesi

MASAMIN BAŞINDA

  Odamdaki masa da, soluk abajur ışığının altında kaç saat oturdum bilmiyorum. Elimde tuttuğum kalemle önümde ki boş sayfaya ne kadar baktım. Geçen derste hocanın dediği gibiydi. Beyaz boş sayfanın karşısında hissettiğim ‘’sonsuzluk’’ hissi. Saatler boyu bekliyorsun düşüncelerinin sonsuzlukta bir engele çarpmasını. Ki bu engel sınırın olsun. İçinde hikayeler kurabileceğin sınırlı bir alan. Yoksa hikayeler, izler, yaşananlar, rüyalar…sonsuz. Ve anlatılmayan hikaye kalmamış sayısız kitap sayfalarında.


 


     Orhan Pamuk’un son kitabında yazdığı gibi kitaplar; içlerinde geçmişi, yaşanmışlıkları saklayan çok değerli birer kütüphane aslında. Somut olarak içlerinde gezemesek, dokunamasak, duyamasak ta iyi bir kalemin ucundan çıkan kitaplar kadar iyi hiçbir şey anlatamaz, hissettiremez bize geçmişi. Bazen gelecekle ilgili hayallerin en güzellerini kurmamıza aracı olan gene kitaplar değiller mi?


 


      Gün olur düşersin bir sözcüğün, bir tebessümün, bir bakış, gözyaşının seni sürüklediği ya da hatırlattığı şeyin peşine. Avare avare bakar olursun her şeye, aklındakiyle. Geçen gün Fatma Burçak not düşmüştü: -Sokaklardayım, kelimelerle kavgalı- diye. Aynen öyle işte kavga devam eder ta ki hikaye çıkana, sizi içine alana kadar.


 


       Masamın üzerinde duran, bu boş sayfaya sırtımı dönüp yatacağım şimdi. Kalemin üzerinde oradan oraya savrulana, kendisini kaybedercesine yazana  kadar kafamda sayısız kelimelerin kavga edeceğini bile bile. Hadi size iyi geceler. Bana uykular haram, günler zindan…


 


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

23 Ekim 2011 Pazar

ÇOK ACAYİP


  Son iki  gün de çok acayip şeyler oldu. 


Hayat denen şu keşmekeşin içinde en adaletsiz, en acımasız, en kirletilmiş, en korkutucu, en iz bırakan ne varsa tanık olmuş yaşantılara şahitlik ettim. Evlerine girdim, çıktım. Burnumda duydukları kokular. Kulaklarımda sessiz çığlıklar. Bir sürü fotoğraf belirdi kafamda. Rüyalarıma girdiler. Kah kala kaldım tek bir  kelimede,  kah gözlerim doldu bir haykırışta, kah iğrendim, utandım neden utandığımı bilmeden.


     Sonra aldığımız şehit haberleriyle kana, gözyaşına bulandı o fotoğraflar. Yeraltı edebiyatının son dönem popüler isimlerinden Hakan Günday’ın ‘’AZ’’ adlı eserini okurken oldu bunların hepsi. Sınıfsal ayrılıklar, ilişkiler içinde yaşanan yargısız infazlar, kaybediş, kayboluşları çokça düşündüğüm son günlerde okuduğum bu kitap tuz – biber oldu, anlayacağınız. Birkaç güne dönerim herhalde. O vakte kadar hoşçakalın.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


     Kısa alıntılar:


    Alnı zemine değdiğinde tek alkış kadar ses çıktı. Boynunun kırıldığınıysa kimse duymadı. O ana kadar bir sinekkuşunun kanatları gibi atan kalbi betona çarpınca durdu. Altı yaşındaydı. ( sayfa: 15 )


   Ondördüncü kattaki Ulviye gelip de bir Diazepan iğnesi yapana kadar dudaklarını kapamadı. Daha doğrusu, kapatamadı. Çünkü bağıran kendisi değil, on bir yıllık hayatıydı. Sonra...Sonra uyudu.


  Uyandı. On altı yaşındaydı. Kanepede uzanmış, ılık bir öğleden sonrasının sessizliği içinde.......( sayfa: 62 )


    ....... hiçbir şey bilmeden yapıyordu bunu. Bütün on dört yaşındakiler gibi. Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorlarsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı. ( sayfa: 121 )


     Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilmediği için...Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. ( sayfa: 305 )


30 Eylül 2011 Cuma

HERKES GİDER Mİ?

  

 







 

  Adliyenin kapısından çıktığım o an değişmişti herşey. Bir an da oluvermiş bir değişim, sihirli bir değnek değmişcesine.

   Uzun çok uzun zaman olmuş. Eski soyadımı yazdırmış olduğum nüfus cüzdanımı elime aldığım şu an anlıyorum. Birinin, birilerinin birşeyleri olma durumu. Birinin eşi, gelini, görümcesi, dıdısı mıdısı herneyiyse işte. Ama bitti. Dönüp baktığımda hissettiğim hiç birşey yok. Hesaplarımın hepsini kapatmışım.

   Bunca yıllık yaşanmışlıktan geriye kalanlar, yalnızca bana ait olanlar, arabamın bagajına sığabilecek kadar işte. Özenle ayıkladığım fotoğraflarım, tekrar okumak için heyecanlandığım kitaplarım, melodilerini çok farklı duyacağımı bildiğim albümlerim…Hepsi bagajdalar.

   Arabaya bindim, derin bir nefes aldım. Müzik çalara Pink Martini’nin  albümünü yerleştirdim. Çantamdan güneş gözlüklerimi çıkartıp taktım. Özenli bir seramoni yaşarcasına, ahenk içinde, ağır ağır yapıyordum herşeyi. Bu defa beklemesinden endişe edebileceğim hiç kimse yoktu, yanımda.

   Yıllardır O’nun çizdiği rotaları takip etmiştik. Yalnış anlaşılmasın, gönüllü izlemiştim. Herneyse bu defa; kendi çizmiş olduğum rotaya doğru gaza bastım. Artık; kaybolacağım yollar, tesadüfen karşıma çıkacak yerler, hepsi benim seçimim. Bundan sonra sonucuna katlanmak zorunda olduğum her karar; sadece ve sadece bana ait olacak.

   Gördüğüm herşey, kılıf değiştirmiş gibi geliyor. Herşey, daha özgür sanki. Güneş ışınları, sulu boya resimlerdeki gibi sapsarı gözüküyor.  Ağaçlar daha bi yeşil, duyduğum sesler daha bi berrek, adeta. Müzik beni eski Hollywood filmlerine götürdü bir anda; üzeri açık bir arabada sanıverdim kendimi. Boynumda; rüzgarda uçuşan, mavi, ipek eşarbı bile hissediyordum.

  Yanımda olmasını istediklerimi düşündüm. Canımın üçünü, kardeşimi, kuzenimi; müziğe eşlik eden, havada uçuşan kahkahalarımızı. Sonra, yeni evime gelecekleri günlerin hayali geldi, daha bi coştum. Yeni evimi çok merak ediyordum, kokusunu, ışığını, rüzgarını, sıcağını. Herşeyiyle kabulüm; ben seçtim çünkü.

   Gerçi emlakçıyla, mail trafiği oldukça yorucuydu; en azından onun için. O kadar uzun zamandır kuruyordum ki yaşamak istediğim evin hayalini. Bahçesine dikeceğim çiçekleri, denize uyanacağım sabahları, küçük mutfağında demleyeceğim çayın eve yayılan kokusunu…Her canım sıkıldığında, kendimden bile uzağa gitmek istediğim anlarda kapatırdım gözlerimi; o evin terasında hayal ederdim kendimi. Yaşamak istediğim evin resmini oluşturabilmek için; hayalimdekine ait izler bulduğum parçaları birleştirerek kendi fotoğrafımı oluşturmuştum. Ajandamın arasında taşımaktan hiç vazgeçmedim. İşte o fotoğrafı yollamıştım, emlakçıya. Usanmadan dolaştı kasaba kasaba ve buldu benim için; o evi.

   Bu düşünceler içindeyken; yol kenarında ki gözlemeciler takıldı gözüme. Evet; ilk mola. Sadece Nesrin’im artık, hayatın sonsuz ,fırsatların sayısız olmadığını biliyorum. Ve gidiyorum. Benim hikayem şimdi başlıyor.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

22 Eylül 2011 Perşembe

KAFA NEREYE BEN ORAYA


Zaman zaman düşünüyorum da aklım almıyor. Sonra da bu felsefeyle uğraşanların yüzüp yüzüp sonunda kalakaldıkları bir damla suda boğuluyor olmalarını, insanoğlunun işi tembelliğe vurup felsefeden vazgeçerek sonlarına daha hızlı ve yoz bir şekilde gidişlerini anlayabiliyorum. Yaşam gerçekten çok karmaşık...


  Hayat tek bir beden ve ruhla yaptığımız bir ekip çalışmasıysa; bu beden, sürekli değişen ruh hallerimize nasıl ayak uydurabiliyor? En azından benimkinin durumu hayli zor. O kadar ani inişler çıkışlar yaşıyor ki zavallı. Coşkuyla çığlıklar atan yüreğim, bir bakıyorsunuz bir anda karamsarlığın diplerinde. Gözyaşlarıyla dinlediğim şarkının hemen ardından dinlediğim bir başkasıyla, elde mendil halay moduna geçebiliyorum. Damarlarda akan kanın sürekli değişen hızı, inip çıkan tansiyon...Sabah neşe içinde cik cik güne merhaba demiş Özgür; bir bakmışım gece yatarken bir daha hiç çözülmeyeceğini sandığı, dudaklarına vurduğu mühürle yatağa girmiş.


Ne yapsın bu beden? Nabza göre hormon, kan...


   Geçen gün işten dönüyorum; cd çalarda Erdo'nun son aldığı albüm çalıyor. Melodiler eşliğinde; ben Paris sokaklarında arzı-endam ediyorum. Omuzlarıma minicik bir hırka almışım, alta geçirmişim bir kalem etek, ayakta sivri topuklular, elde ufak bir çanta, gözlerle siyah gözlükler...Tabi hayal bu ya; ben takribi 45, maksimum 50 kilo civarındayım. Tutturmuşum bir melodi Şanzelize'de geziniyorum. Kan akışı normal, mutluluk hormonu akıyor kanalların her birinden. Şarkılar eşliğinde yaptığım gezinti; 25 dakika kadar sürdü.


   Derken; evin önünde arabayı park ettim. Beni karşılamak için kapıyı açan Oğuz'un: ''Anne bana ne aldın?'' sorusu, bir tokat gibi indi hayallerimin üzerine ve ben cumburloppppp gerçek hayattayım. Müzik aniden kesiliverdi, topuklular çıkıp parmak araları geçirildi ayaklara, kalem eteğin yerini aldı bir şort! İşte ne yapsın şimdi bu beden, herşey tepe taklak.


  ''Nereden geldik?'' - '' Nereye, hangi yoldan gidiyoruz?'' - ''Tanrı var mı? Yok mu?'' - ''Kader var mı?''- ''Akıllı bir hayvan olarak mı yoksa aklı olmayan bir hayvan olarak mı yaşamak daha zor?'' - ''Dünyanın sonu gelecek mi?'' - ............''Bir ruha, durmadan binbir düşünce dolanan kafalara; bir beden yeter mi?'' Bak şimdi bu satırları yazarken aklıma gelene; acaba Elif yatarken diş lastiklerini takmış mıydı?


   İşimiz zor çok zor millet. Ekip kabul ederek beden ve ruhumuza iyi bakıp, beslemeliyiz. Yoksa mazallah tık!


Sevgiler...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Tahminen siz bu satırları okurken ben, Paris'e gitmek üzere uçakta olacağım. Evren bu ya; ben bu yazıyı yazalı 20 - 25 gün olmuştur. O günden beri arkadaşımdan aldığım teklif, karşıma çıkan şarkılar, okuduğum kitap, izlediğim filmler, hepsi bir şekilde Paris'le ilintiliydi. Yani '' kafa nereye ben oraya ''... Pazar akşamına kadar bloğuma iyi bakın, ilginizi eksik etmeyin.

19 Eylül 2011 Pazartesi

ÇİLEK REÇELİ


  

Dolanıp duruyorum sokaklarda; para çekebileceğim bir bankamatik arıyorum. Diğer yandan da karnım nasıl aç; gözümün önünde dönüyor bir simit, ayran. Ne çok severim şu simidi, her defasında susamdan midem ekşisede açlığımın güzel hayalidir simit. Ama sokak simidi olacak; incecik, gevrek, tezgaha gelene dek üzerine muhakkak bir yerlerden toz konmuş olan cinsinden. Gittiğim pazarlarda da gözlerim önce simitçiyi arar.

  Sokağın birinin köşesinde heybetli bir çınar ağacı gölgesi olan bir esnaf lokantası çarptı gözüme. Hani en güzel mercimek çorbasını, en diri pilavı yiyebileceğiniz esnaf lokantaları vardır ya…Hiç tereddüt etmeden, aradığım bankamatiği falan unutup park ediverdim arabayı, hemen önüne. Çınar gölgesindeki masalardan birinin sandalyesini çekmeden dikiliverdim; öğle vakti gelecek olan müşterilerini bekleyen, dumanı üzerinde yemeklerin dizili olduğu tezgahın önüne. Bir kase mercimek çorbası, bir tabak pilav üstü kuru, bir porsiyonda kemalpaşa tatlısıyla birlikte çatal, kaşığımı aldıktan sonra geçip oturdum masaya.

  Üniversitedeye giderken tanışmıştım esnaf lokantalarıyla. Ve o zaman öğrenmiştim az çorba, az pilavın ne demek olduğunu, yarı parasını ödeyerek yarım porsiyon yemek yenebildiğini. Öğrenene kadar geçen sürede almış olduğum her tam porsiyon yemek için utanmıştım, her nedense. Ondan sonradır zaten girdiğin her yeni topluluğu önce gözlemliyor oluşum. Sonra da uydu uydu, uymadı bana eyvallah çekmem.

Bir süre yurtta sonra da dört kız paylaştığımız bir evde kalmaya başladım. Dört kız bazen beş- altı,,,Bazı geceler karnı aç olanlar, bitirme projesi hazılayanlar, aşktan mecnuna dönmüş akıl arayanlarla dolup taşan, alt katında ki yoğurt imalathanesinden çıkan karafatmaların eksik olmadığı ev. Banyosunda leğen içinde çamaşır yıkadığımız, mutfağında yapa boza yemekler pişirdiğimiz, çokça kavgalar edip kahkalarımızla inlettiğimiz ev. Haftanın ziyafet çekilen günü, Pazar günüydü. Haftasonu eve gitmiş olanların getirdikleri; zaman kaybetmeden salonun orta yerine serilip yeniverirdi. Aç kaldığımız çok zamanlarda hatırlıyorum; Aslı’yla oturup bir çay tabağına koyup ekmek banarak yediğimiz çilek reçeli tadını hayatım boyunca alamam , eminim.

Bir de her hafta gittiğimiz dinletiden dönerken uğradığımız börekçide kalan son paramızı harcadığımız için eve yürüyerek döndüğümüz geceler var. Öyle soğuk olurdu ki; damarlarımızda dolanan alkol bile yetmezdi, bizi o ayazda ısıtmaya.

Hepimiz ayrı ayrı insanlardık; birbirine hiç benzemeyen tüm insanlar gibi. Derya vardı mesela; evin diktatörü. Masaya elini vurup bir kalkışı vardı ki; söylenecek son sözü söylemiş kabul ederdi kendisini. Şimdi, bunca yıl sonra karşılacak olsam Derya’yla özür dilemek istediğim şeyler aklımda, nicedir. Gerçi özür değilde; damarlarımda akan kan durulup, delikanlılık geçtikten sonra daha iyi anlayabildiğimi kendimi, onu…Evet, evet ‘’Derya, seni şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum’’ diyebilmek isterdim. ‘’Şimdi yaşanıyor olsa, demli çay eşliğinde ettiğimiz sohbetlerimiz, kahkahalarımız daha çok, daha şen olurdu’’ diyebilmek.

Zamanın birinde, bir yerlerde, bir köşebaşında mesela; karşıma çıkmasını dilediğim çok insan var. Hayır; özür dilemek için değil. Daha sıkı sarılmak, gözlerine daha dikkatli bakmak, daha çok dinlemek, sevdiğimi daha fazla söylemek için.

 

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

BAĞIMLILIKLAR & YASAKLAR



    Yasak ve engellemelerin yaşamlara neler getirip götürdükleri arasında, arada kalmama sebep olan çok fazla yaşanmışlık çıkar oldu karşıma. Bir o yanım, bir diğer yanımın sesi yükseliyor.

   Konulan yasaklar sonucunda; kırılması gereken şifreler, torbalardan çekilen yasaklı maddeler, kilitli kapılar ardında kurulan tezgahlar artıyor, artacak MI? Kumarhaneler kapatılalı uzun yıllar oldu? İnternetle filtre uygulaması, malum. Gizliden gizliye, mahalle baskısı cinsinden alkol tüketimi kısıtlama ve kontrolleri...Sanata uygulanan sansürler, çağ dışı eleştiriler...Okullarda eğitim veren öğretmenler üzerinde kurulan baskılar...Konuşamayan haberciler, yazamayan gazeteciler...Düşündükleri, yazdıkları için hapse atılmış olanlar. Aklıma geldiği ve yataktan kalkıp yazmaya başladığımda; aklımda yalnızca içki, kumar bağımlılık-yasakları vardı. Ama yazmaya başladığımda bir kez daha farkına varıyorum, nasıl yasaklarla çevrili olduğumuzun. Tek tip ve daha da salak bir toplum yaratma çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor.

  Tabi tüm bunlar aklıma gelince dağıldım, kaçmaya bahane arayan uykuda kaçtı. Al işte sana, gene ''el elde, baş başta'' bir gece daha.

   Ben diyecektim ki:

   Bu kumar yasaklandı, içki kısıtlandı diye ayaklanan bir taraf varken. Karşıda da; kumar bağımlılığı yüzünden paramparça olmuş, son şansını da kaybedip yok olmuşlar. İçki bağımlılığı olan birisinden, çocuklarının şahitliğinde yıllarca dayak yiyerek, yaşadıkları sürece silenemeyecek izler taşıyan kadınlar ve çocuklar. Bilgisayarın başından kaldıramadıkları, kontrolden çıkmış çocuklarının girdikleri sitelerde yapmış oldukları alışveriş, görüşme, oynanan kumar, bahis sonucu gelen borçları ödeyebilmek için bankalardan kredi çekmek zorunda olan aileler.

Acaba diyorum; bu bağımlıkları ortaya çıkartanlar gene yasaklar değil mi? Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Çağımızın belki de en yaygın  bağımlılığı olan sigara kullanımını özendirici etkisi olması gerekçesiyle ; Adapazarı Lokantacılar Derneği,  ''sigara böreği' nin adının 'kalem böreği' olarak değiştirilmesi teklif etmiş.