DENEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2012 Cuma

UYKUM VAR BABA ...

   Babam; gözümdeki yaşa, bam telimdeki titremeye, saçımın teline kıyamayan babam. Sarardı, soldu yapraklarım. Gel otur babacığım. Gel oturdu da doruklarıma yağan karlarım erisin, sararan yapraklarım yeşersin.  Nasıl kıydılar, nasıl parçaladılar yeşerttiğin nelerim varsa baba.

  Soluk abajur ışığını altında uzanmış, seni düşünüyorum baba. Bunca yılgın, yorgunken neden aklımdasın?  Neden sen? Annem rüyalarımdan bile uzaklara kaçmış. Hiç görmüyorum onu. Annem gittikten sonra alt dudağını kıvırıp; ” Bilmiyorum ki, anlayamıyorum kızım” deyişin gözümün önünde. Anlamaya çalışmaktan o kadar mı yorulmuştun ki; vazgeçtin. Sen de gittin.

   Sen gittin, önce halamın salonunda yere serdiği şiltede ufacık kaldım uzun gecelerde. O kadar küçüldüm ki sığdıramadı halam beni o şilteye. Büyümem için yetimhaneye bıraktı beni. Sonraları yatakhanede yattığım ranzanın üst katında, soğuk caddelerde hep küçücük kaldım ben. Ben küçüldüm ya yalnızlığım büyüdü baba. Yuttu beni o kocaman yalnızlığım. Ama bitti artık. Geliyorum yanına, elini tutacağım. Gideceğiz ya denizlere büyüyeceğim ben. Bu defa yalnızlığım küçülecek, yok olacak.

   Bana masallar anlat baba. Uykum geldi, bana masallar anlat. İçinde tüm oyunlarım, çocukluğum, sen ol, biz olalım. Nasıl baş edeceğim bunca insanlığımla bilemedim. Affetme, affedilme isteği var içimde çokça. Çokça gözyaşı var içimde. Diner mi, affolur, affedilir mi masallarla baba? İnsan olman sayesinde bu halde oluşum. Anlatsaydın, öğretseydin keşke; kırar, acıtırlar deseydin keşke. Öteye koyar, kötü de bakarlar deseydin keşke. Neden haklı çıktılar? Büyüdükçe kirlenecek dünya dediler. Kirlendi. Kayboldum baba bunca kirlenmişlikle. Sakın bırakma ellerimi. Sakın bırakma. Ne kadar kaybolsam da ara, bul beni. Sayende gene çocuk olabileyim. Dolu dolu gözlerinle bakarsan çocuk olabilirim tekrar belki.

   Uykum var baba. Ama korkmuyorum rüyalarımda kaybolmaktan. Sakın bırakma ellerimi. Yağmur yağdır üzerime. Denizlere götür beni. Hani içine yaptığın iyilikleri attığın deniz var ya, oraya o denizlere götür beni. Usul usul sokayım ayaklarımı sulara. Önce ayaklarımda hissedeceğim serinlikle ürpersin tüm vücudum. Öyle bir ürpereyim ki can suyu dolsun bütün dallarıma. Öyle bir ürpereyim ki; açılmış yaralarım yansın tuzlu suyla. Solan benzime renk gelsin.

   Gözlerimi açamıyorum. Martıların sesleri geliyor uzaklardan. Duymuyor musunuz? Deniz yakın olmalı. Duyuyor musun baba?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

17 Şubat 2012 Cuma

ÇIRILÇIPLAK

Her sabah aynı saatte çalan alarm sesiyle güne açtım gözlerimi. Can yataktan kalkmış tuvalete doğru yönelmişti. Duşta akan suyun sesiyle beraber yataktan kalktım. Sırtımda hissettiğim ürperti hatırlatmaktan usanmıyor geçen günün telafisi olmadığını, kumbaradan harcadığım günlerin giderek azaldığını. Ben ise her defasında o ürpertinin üzerine geçiriveriyorum sabahlığımı ve inatla doğruluyorum karşısında günlerin.

   Mutfağa indim. Demliğin altına su doldurup ocağın üzerine koydum. Buzdolabından beyaz peynir, zeytini çıkarıp servis tabaklarına aldım. Ekmek kızartma makinesini tezgâha yerleştirirken diğer yandan da çayı demledim. Masaya kahvaltılıkların yanına bal ve kaymağı da koyunca hazırdı işte her şey kızarmış ekmek kokusu ve demli çayın fokurtusuna. Günüm açılan mutfak kapısının önünde gözlerini ovuşturan Mert belirince aydınlandı. ‘’ Günaydın anne. ‘’ Ardından kucağıma alıp sardığım küçücük bedenden içime akan huzur, yanağıma konan öpücükle dudaklarımda beliren tebessüm. Mert’i ben kahvaltısını hazırlayana kadar oturma odasında televizyonun karşısında ki mavi koltuğa yerleştirip üzerine polar battaniyeyi sardım.

   Can gelişini haber veren parfüm kokusunun ardından aşağı indiğinde ben Mert’in kahvaltısını yedirmeye başlamıştım. Mutfağa döndüğümde bitmiş olan kahvaltı faslının sonunda bir bardak çayda eşlik ettim Can’a. Sabah haberlerini izlediği televizyon ekranından gözlerini ayırmadan ‘’Bu gün ne yapacaksın?’’ Diye sordu. İşe gidecek olduğumu bildiği halde her sabah yalnızca bir şey söylemiş olmak için sorduğu malum soru. Ben ise usanmadan, her defasında içini gereksiz ayrıntılarla doldurup cevaplamaktan vazgeçmiyorum. Arayacağım kişilere, planlanmış bir toplantım var ise onun saat bilgisine, eve gelirken alacaklarımın listesine varana kadar anlatıyorum. Aramızda geçen daha doğrusu sesli olarak yapılan alışverişimiz devam etsin diye. Bu sabah anlatmadım hiçbirini. Mutsuz, çıkmazlara girmiş bir ilişki falan değil bizimki aslında. Beraberliğimizde geçen on dört yılı düşününce araya giren küslükler, değişen kişilik ve beğenilerimiz, inip çıkan tansiyona rağmen paylaşmaktan, beraber yapmaktan zevk aldığımız şeyler oldukça fazla. Sosyal hayatımız, dostluklarımız, kurmuş olduğumuz düzen içinde örnek denilebilinecek bir çiftiz aslında. Ama... Şu ‘’ama’’ ile başlayan cümleler hiç hayırlı olmaz değil mi? Ama içimde kaybetmiş olmaktan endişe duyduğum ki aynı şeyi Can’da hissediyor olabilir: Kadın ya da erkek olarak yaşadığını hissedebilme isteği kafamda bir yerlerde dolanıp duruyor. Beğenilme - beğenme, arzulama – arzulanma, damarlarımda akan kanın delirmesi isteği hep var. Kim bilir belki de tatminsiz biriyim. Son bir hafta için söyleyebileceğim ise bencilce, çok kadınca, insanca bir heyecan yaşıyor olduğum, o kadar.

  ‘’ Bu akşam geç gelebilirim. Anlaşmanın imzaları atıldıktan sonra ufak bir kutlama partisi planlıyorum.’’

   Ekrandan kayan gözler gözlerimdeler işte.

  ‘’ Merak etme. Ben Gül ile konuştum. Bu gece bizde kalacak. Sorun yok.’’

    O sırada kapanan sokak kapısı sesinin ardından Gül’ün sesi duyuldu. Kafasını uzatıp bize günaydın dedikten sonra Mert ile beraber yukarıya çıktılar. Bunu Can ile aramızdaki konuşmanın ayrıntılara dökülmesini önleyecek fırsat bilerek

   ‘’ Gün içinde telefonlaşırız, tamam mı? ’’ diyerek ben de arkalarından gittim. Beş dakika kadar sonra Can ‘’ Ben çıkıyorum. Konuşuruz.’’ Diye seslendi. Ardından oğlumun dişlerini fırçalaması, giyinmesiyle yaşanan telaş ve çalan servis kornasıyla o da çıktı evden.

   Elimde bir fincan çayla soluklanmak için yatak odamızda ki balkonun kapısını açtım. Kalabalık ve kalabalılığımla geçireceğim güne hazırlık anım. Duştan sonra tüm vücudumu özenle kremlendim. Makyajımı tamamlayıp gardırobun önünde kararsızlıkla dikildim. - Ne giyeceğim? - Dördüncü denemeden sonra her defasında olduğu gibi bu kez de siyah elbise. Yüreğimin köşeciğinde saklanmış, ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da bir yanımla içinde boğulup yok olmak istediğim heyecan ile beraber arabadayım. Sebebi Darrel’ı görecek olmam.

                                                                                         ***

 

      Ofiste mesai başlayalı yaklaşık bir saat olmuştu. Bilgisayar ekranları, çalan telefonlar, fotokopi makinesinin sesi, kâğıt hışırtıları arasında benzer sabah seremonilerini yaşamış onaltı insan. Tebessüm ve yarım ağız günaydınların arasından odama geçtim. Henüz oturdum ki Nihal elinde ajandasıyla girdi odaya. Günlük akışın üzerinden geçti. Bir haftadır süren görüşmelerin son ayağı olacak olan toplantıyla ilgili hazırlıkları gözden geçirmek için Hakan’ı da çağırdım. Dünyanın birçok ülkesinde mağazalar zinciri olan markanın örme işlerini alabilmek için aylardır uğraşıyorduk. Bağlantıyı Fransa’da ki aracılarımız John’la Rachel sağlamış ve gerçekten çok uğraşmışlardı. Bir haftadır ise firma adına resmi prosedürlerin tamamlanması için beş yetkili ile İstanbul’daydılar. Darrel tasarım ekibinin başındaydı. Ve çok hoş genç bir adamdı.

   Dalgalı kumral saçları, dolgun dudakları, yapılı – dik duruşlu endamı, en çokta konuşurken gökyüzünde uçan kuşları hatırlatırcasına kullandığı uzun parmaklı elleri. Kendimi söylediklerini duyamaz, onu izlemeye dalmış yakaladığım anlar çok olmuştu toplantılarda.

   Kararlaştırmış olduğumuz üzere saat 14.00’ de ofisimizdeki toplantı odasındaydık. Sözleşmedi ki maddelerin üzerinden ayrıntılarıyla tek tek geçtik. Saat 17.00 olduğunda açılan şampanya eşliğinde kutlama başlamıştı. Herkes kapıda bekleyen arabalara binmek üzere şirketten çıkarken odama geçip Can’ı arayarak gece otelde kalma ihtimalimin yüksek olduğunu söyledim. Ses tonundaki düşüşten hissedilen memnuniyetsizliğini kelimelere dökmedi. Sebebi ise sanırım bu anlaşmanın şirket için ne kadar önemli oluşunu anlamış olmasının yanında bana karşı duyduğu saygıydı. Daha sonra Mert’e de iyi geceler dileyip yarın okul çıkışında onu alacağıma söz vererek kapattım telefonu. Son olarak oteli arayarak adıma rezervasyon yaptırdım. Dekorasyonuna hâkim, yatak başı ve döşemeliklerde kullanılmış turkuaz tonu o gece görmeyeceğim, her zaman kaldığımız Swissotelin 106 numaralı odası için.

    Sahil yolundan yemek yiyeceğimiz otele doğru yol alırken Darrel benim arabamdaydı.  – En son ne zaman bu kadar heyecanlanmıştım? – Yol boyunca önünden geçtiğimiz yerler, bundan sonra ki gelişlerinde yapabileceklerimiz hakkında konuştuk durduk. Tabi benim yalnızca konuşuyor olan kısmım bunlarla ilgiliydi. Duyuyor olduğum heyecanın kanatlarına binmiş dolaşıyor olan tarafım gökyüzündeydi adeta. Gömleğinin yakasından gözüken köprücük kemikleri nasıl bu kadar dokunulası, uzun boynu nasıl bu kadar öpülesi olabilir, teninden yayılan koku nasıl unutturabilirdi beni bana?

    İşte ben bu haller içindeyken nihayet otelin önündeydik. Diğerleri bizden önce gelmiş ve rezervasyon yaptırmış olduğumuz üzere on dördüncü katta bulunan restorana çıkmışlardı. Çok kereler yemek yediğim bir yerdi Gaja. Göz kamaştıran Boğaz manzarası, ünlü şeflerin elinden çıkan eşsiz lezzetleri, dünyanın en ünlü şaraplarını bulabildiğiniz kavıyla mükemmeldi. Ve o geceyi yaşadıktan sonra diyebilirim ki – Kesinlikle o gece içindi. - Darrel ile birlikte restoranın kapısında şefin yanımıza gelişine kadar geçen süreden itibaren romantik bir aşk filminin içindeydim artık. Mert, Can, evli oluşum, yaşım hiç ama hiçbir şey yoktu. Kapıda o gecelik vedalaşmıştım hepsiyle. Kararımı vermiştim. Korku ve endişede izin verircesine önümden çekilmişlerdi. Tek istediğim ana, arzuma teslim olmaktı. Suyun akışına bırakmıştım kendimi. Masada oturan kimsenin içinde olmadığı, başrolünde benim olduğum masalsı bir gece yaşıyordum.   

     Tasarım dünyasında yaşananlar, ülkelerin gümrük politikaları, ülkeler arası ilişkilerin bu endüstriye yansımaları derken içilen içkilerinde etkisiyle konular yavaş yavaş arkadaş sohbeti havasına büründü. Son kadehlerden sonra yardımcılarım evlerine, misafirlerimizden ikisi dışında diğerleri ise odalarına gitmek üzere yanımızdan ayrıldılar. Geri kalan biz dört kişi bar katına indik. Saat üçe kadar süren canlı caz performansı eşliğinde devam etti gece. İçki servisi sırasında birbirine tesadüfen değen ellerimiz, çarpışan ayaklarımız, kaçamak bakışmalarımız, söylemek istediğimiz her şeyi söylüyor gibiydiler. Masalıma o da katılmıştı. O gece için sessiz bir anlaşma imzaladık. Müzik bitti. Artık yalnızdık. Bize servis yapan garson, aldığı bahşişten memnun ayrılırken yanımızdan biz de bardan çıktık.

   Asansöre beraber bindik. Hiç konuşmuyorduk. Ne dilimde tek bir cümle, ne de kafamda tek bir düşünce vardı. Geçmişimdeki hayal - hayal kırıklıklarım, hatalarım, yeminlerim, beklentilerimden haberi yoktu. Yalnızca ben vardım. Üzerime yapışıp kalan onca şeyden, onca kimlikten sıyrılmış olmanın özgürlüğünü hissediyordum. Kata gelince asansörün kapısı açıldı. Elini uzattı. Bakışlarım gözlerine kilitlendi ve tutuverdim elini. Bir genç kızın edalı hali vardı üzerimde. Kartın dokunuşuyla açılan odanın kapısı... Odayı aydınlatan abajur ışığının ardında muhteşem boğaz manzarası hoş geldin dercesine karşımdaydı. Elimi bırakmamışken ışıl ışıl şehir tanığımdı. Usulca yatağa oturduk. Yan yana. Bedeninden yayılan koku ve sıcaklık sardı bedenimi. Boynuma değen dudakları bir süre öylece kaldı. Derin derin içine çekti sanki beni. Gözlerimi kapattım. Midemde hissettiğim şey gözyaşlarımla çıkmak istiyordu. Henüz on iki yaşımda ilk öpücüğümde de aynı şeyi hissettiğimi hatırlayıp gülümsedim. Yanağıma dayadığı yüzüyle çok uzaklara, daha önce gitmediğim kadar uzaklara gittim. Hangisinin gerçek olduğunu anlayamadığım iki zaman vardı sanki. O an mıydı gerçek olan? O andı bu gecelik gerçek olmasını istediğim.

   Fermuarını açmasıyla üzerimden sıyrıldı elbisem. Gözlerine kitlenmiş gözlerimle karşısındaydım. Bedenimle ruhumla çırılçıplaktım. Dokunuşu, soluğu telaşsız, şefkat doluydu. Tenimde dolaşan elleriyle biraz daha soyundum. Belki de ilk kez o kadar çıplak kalmıştım. Onu arzulamakla aramda hiçbir şey yoktu. Sarılışlarının rengi beyaz, duygusu huzur, kokusu deniz… Tüğ gibi hafif, yumuşacık. Taşıması, tadına varması kolay. Kendimi güzel, bir o kadar incitilmez hissediyordum. Adeta bedenim değil de ruhumdu okşanan, tazelenen. Gözlerimi açmaktan bile korkar halde kana kana içtim saatleri. Terleyen vücutlarımızla tadı dilimde, kokusu burnumdayken mahrem sırlarım vardı. Sonra pufff. Gizler çözülüverdi. Kasıklarımdan başlayıp tüm vücudumu saran sıcaklık, hızına yetişemediğim kalp atışlarım, kulaklarımdaki çınlama, bedenimden yükselen neredeyse dokuna bilinecek kadar yoğun enerji ve bahçemde açan çiçekler: Rengârenkler.  Anın içinde donup kaldık. Yan yana uzandık yatakta.  Soluksuz kalışımızın gürültüsü, düşüncelerimin sessizliğine inat.

    Sarındığım beyaz bornozla banyodan çıktığımda o elinde kadehle boğaza karşı oturuyordu. Sehpanın üzerinden duran, benim için hazırlamış olduğu diğer kadehi alıp yanına oturdum. İçinde uzun süre oturduğumuz sessizliği bozan ben oldum.

   ‘’Ben seni ne zaman çağırdım. Ne zaman diledim. Kendimi, yaşadığımı hatırlatacak bu gece için nereden geldin. Kim yolladı seni buraya bilmiyorum. Hangi güç, ihtimal, döngüyse ona minnet doluyum. ‘’dedim. Bana doğru döndü;  

   ‘’Asansöre binerken bu gecenin ikimiz içinde unutulmaz olmasını dilemiştim.  Anlaşılan o ki sen gerçekten unutulmaz, bu gece ise tebessümle hatırlayacağım hatıran olarak kalacak. Bilmeni istiyorum böyle olduğu için duyduğumuz minnet ortak.’’ Dedi ve yerinden kalkıp dudaklarıma bir öpücük kondurdu.

                                 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

6 Şubat 2012 Pazartesi

GİDELİM AŞKIM



 

   Senli bir rüyadan uyandığım gece yarılarından birindeyim. Haftalar öncesine kadar, içinde ürperten yalnızlığımı bulduğum sessizlik artık seninle dolu. Yaşanmış yılların yorgunluğu yok üzerimde. Yerini şaşırtıp, şımartan bir tazelik aldı. Yıllarca içimde, dilimde, gözlerimde o kadar çok aşk biriktirmişim ki. Kapıyı açıp seni içeriye buyur edişimde ki hazır oluş bunca aşktan olsa gerek.

   Yaşadım diyebileceğim kaç an vardır? Tazeliğini koruyabilen kaç an. En büyük becerilerinden biri unutmak olan insanoğlunun aklında kalan, kalabilen anlar. ‘’ Bir daha asla bu kadar …’’ ile başlayan bir sürü cümle var hayatımda herkes gibi benimde. Ve ardından yaşanmış bir o kadar yeni başlangıç. Günler boyu düşündüm. Damarlarımda akan kanın ateşini, heyecanını unutmuş olsam bile hayatıma sen geldikten sonra hissettiklerime yakın şeyler var hatırladığım. Çok uzakta kalmış. Sisin ardından bakılıp net görülemeyenler gibi. Ama bu dingin huzur halim var ya onu hiç hatırlamıyorum. Yanımda, rüyalarımda, hayallerimdeyken hissettiğim her şeyin içinde o huzur var.

   Dokunuşlarınla bedenimi saran tutku bile sınırlarını aşmış gibi. İncitmekten korkarcasına dokunuşların,  güzel şeyler fısıldayan nefesin... Heyecan hep saklamış, benimleymiş. Yalnızca şimdi  şekil değiştirmiş, olgunlaşmış gibi. Seninleyken hissettiğim her şey acelesiz, telaşsız, tadını çıkartmak istiyorcasına. Ama aşığımlı rüyalar görebilmek için uykuya  yatışlarım, yanımda değilken hayalinle baş başa kalmak için herkesten kaçışlarım aynı.

   Gidelim buralardan aşkım. Yüzüne yerleştirdiğin sükûnet dolu tebesümünü de alalım yanımıza, gidelim. Geldiğimiz  gideceğimiz yer yokmuş gibi. Zamansız… Hep oradaymışız gibi. Dilimiz, dinimiz, ırkımız, geçmişlerimiz yokmuş gibi. Yalnızca biz olalım. Daha önce duymadığım masallar anlat, günler geceler boyu. Hep o tebessümle bak bana. Yaşanmamış güzel günlerim için seni beklemiş gibiyim.

    Hoşgeldin sevgili…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL



2 Şubat 2012 Perşembe

ELİFİM


Elifim;


İlk göz ağrım


Gözümün nuru


Engin sularım


Nazlı kuzum


Sırlarımın sırdaşı


Sorularımın cevabı


En büyük mücadelem


En güzel hediyem


Hayatıma anlam katanım


Dualarımın cevabısın.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

27 Ocak 2012 Cuma

Hiç kalana kadar



Boşlukta uçuşup duruyor kelimeler. Uzanıp birini yakalamak istiyorum. Bir türlü başaramıyorum. Dönüp duruyorlar. Kulaklarımda uğultuya dönüşen seslerini duyuyorum. ‘’ Yeter susun! ‘’ diye bağırıyorum, sesim çıkmıyor. Bir kâbusun tam ortasında olmalıyım diye geçiyor aklımdan.

    Yalnızca güzel, sevgi dolu olanlarını istiyorum. Güvenle sarıp sarmalayanlarını. Öfke saçan, paramparça edenlerini değil. Hiç sevmedim ben yürekte biriktirilip, kök salmalarına, dallanıp budaklanmalarına izin verilmiş öfke sözlerini. Dilden dökülürken kapatırım kulaklarımı. Sağır olup öylece bakmak isterim. Gerçi o yüzler görülesi de olmazlar ya.

    Ne kadar kavga edersem edeyim sevmediğim öfke beni de sarıp sarmalar zaman zaman. Ama izin vermem sonuna kadar, ‘’ Hiç ‘’ kalana kadar içimden çıkmasına. Nasıl, nereden geldiğini bilmediğim bir ayna gelir, duruverir karşımda. Tam burnumun dibinde. Ve aksimi görürüm aynada. Gözleri ben gibi bakmayan, dili ben gibi konuşmayan, elleri ben gibi dokunmayan beni. İşte o an da susar dilim. Öfkemde hızla kaçar bilmediğim, bilmekte istemediğim yerlere. Utanır çünkü. Benden, gerçekliğimden utanır.

NOT: Hazırlığını yaptığım öyküden alıntıdır.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

3 Ocak 2012 Salı

ELVEDA







 

   İki kelime ‘’ Artık görüşmeyelim. ‘’ Üzerine söylenecek hiçbir şeyin olmadığı iki kelime. Sebepsiz… Sorularımla cevapsız kalakaldım. Hani an olur aldığın soluk yetmez de derin derin solumaya çalışırsın. İşte ben de öyle derin soluklar almaya çalışıyorum, telefonu kapattığımdan beri.

   İki dudağının arasından çıkan iki kelimeyle nasılda uzağına düşüverdim. Yalvarıp ağlasam inlesem, yorulmadan koşup dursam bir daha yaklaşamayacak kadar uzağındayım artık.

   Gönlümün tuzağına, belki de en büyüğüne düştüm. Hayallerin biteceğini, mevsimlerin geçeceğini unuttum bir kez daha. İnsanoğlu işte defalarca kez uslanmadan düşmeye devam ediyorum. Hayaller kurduran da hayallerimi yıkan da şu laf anlamaz gönlüm. İlk ve son hayalimi süsleyen adam sana söylüyorum: Ilık nefesimi, sığındığım limanımı aldın.

   Avuçlarında ellerimin tüm masumiyetiyle hapsolduğu eller

   Dudaklarım da ki ilk öpücük

   Göğsümde hissettiğim ilk soluk

   Akıttığım ilk gözyaşı

   İlk isyanım

   İlk itirafım

   Yaşadığım ilk sır

   Paylaştığım ilk aşk

   Kâh büyüyen çığlığım

   Kâh akan gözyaşım

   Kâh suskunluğum, kahkaham

Bak ne kadar çok şeyim olmuşsun. Bu gece sözlerim, şarkılar, gözyaşım, kadehimde rakım, gökte ay – yıldızlar sana, senden ötürü.

   Elveda, içimde ki en sessiz hatıram.

   İçin de çocukluğumu, genç kızlığımı, bir daha asla buluşamayacağım masumiyetimi, en temiz duygularımı, en doğru sözlerimi saklayan ‘’ ELVEDA '', evinin duvarlarında kalan ellerimin izi, soluğum, arzum, nefretim, cevaplanmayan sorularımla sana hatıramdır. Bizi hiç unutma!

  Anlarıma iyi bak. Her giden gibi sen de beraberinde izinsiz alıp götürüyorsun çünkü hatıralarımı.

                                              ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

 

21 Aralık 2011 Çarşamba

GEÇ KALDIM



 

    Başımdaki ağrı sabah uyandığımdan beri peşimde. Tutunacağı noktayı bulamamış bir şekilde dolanıp duruyor. Yolda arabayı kullanırken düşündüğüm kopuk kopuk düşüncelerle beraber koşturup duruyorlar kafamın içinde.

    Eve gelir gelmez üzerimdekileri çıkartıp pijamalarımı giydim. Beni yumuşacık saran pembe sabahlığımı da üzerime alıp mutfağa geçtim. Dün akşam yemiş olduğum pizzanın kutusu hala tezgahın üzerindeydi. Kurumuş, üzerinde ki peynirin rengi kirli sarıya dönüşmüş olan iki dilimden birini aldım. Çekiştire çekiştire kopartabildiğim tek ısırıktan sonra vazgeçip alternatifim olup olmadığını kontrol etmek için buzdolabını açtım. Yoktu. Açlığımı nasıl bastırabileceğime bile kafa yormak istemedim. Dedim ya: - çok yorgundum.- Hızlıca şarap şişesi ve kadehi elime aldım. Işığı söndürüp çıktım mutfaktan. Şimdi balkonda öylece oturuyorum.  Karşımda deniz; gökyüzünde ki yıldızların altında, yeni gelin gibi nazlı nazlı süzülüyor.

     Kocaman soru işaretlerim tekrar benimleydiler. Kendimi anlatmaya çalışmaktan ne zaman vazgeçmiştim. Hissettiklerimi kelimelere dökmekten. Şimdi burada oturup uzaktan bakınca hayatımın üzerini örtmüş kocaman bir teslimiyet görüyorum. Aslında vazgeçiş. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığımın da sonunu getiren vazgeçmişlik. Aramızda öylece duran, gittikçe içi dolan sessizliği bozmadık. Bilmek, açıklamak istemeyecek kadar yorgundum. Merak etmeye bile üşendim. Duyacaklarımdan korkmuş olabilir miyim? Gerçi artık çok geç. Bu ikinci geç kalışım. Çocukluk arkadaşım Esra’yla da böyle ayrılmıştı yollarımız, konuşmadan. Zamanla garip bir şekilde, hissettirmeden çok gerilerde kalıyor tüm yaşanılanlar, paylaşılanlar. Bir defa daha konuşmak için çok geç kaldım. Hem de bilerek. Ama bu gece böyle hissedeceğimi bilmeden.

    Bir balıkçı takasının sesi geliyor uzaklardan. O takanın içinde olmak istiyorum. Motorun sesinden duyamaz olmayı düşüncelerimin sesini. Gecenin karanlığına sarılmış denizi koklamak istiyorum. Hiçbir şey görememeyi. Önümde duran kadehteki şarabı yudumluyorum. Ağzımı buruşturan tatla kısa bir mola alıyoruz düşüncelerim ve ben.

     Aslında çok uzun yıllar anlattım. Kafamdakileri, yüreğimdekileri... Sonunda bir  çıkmaz sokakta, yalnız bulunca kendimi…Yapayalnız. Etrafıma baktım, herkes yalnız, her şey sahteydi. Oldukları gibi değil görünmek istedikleri gibiydiler. Seçilmiş rollerin oynandığı kocaman bir tiyatro sahnesinde buldum kendimi. İnsanlar neye inanmak istiyorlarsa ona inanıyor, nasıl görmek istiyorlarsa öyle görüyorlardı. Seçilen rollerin oynandığı tiyatro sahnesinde ayakta duramadım. Daha doğrusu rolüm belli değildi. Sonra mı? Sustum. Anlatmaya çalışmaktan vazgeçtim. İşte o zamandan beri yalnızca yazıyorum. Kalem, kağıt ve benim aramda sahte hiçbir şey yok. Satırlardakiler gerçek.

    Motorun sesi uzaklaştı. Üşümeye başladım. Sarındığım pembe sabahlığım ısıtmıyor artık. Yatağımın sıcaklığına gitmeye üşeniyorum. Bir de şu baş ağrısı. Lanet şey zonklayıp duruyor şakaklarımda. Kalkıp banyo dolabında duran ilaçtan bir tane içmeliyim. Yoksa ağrı yavaş yavaş dişlerime inecek.

   Esra’yla annelerimize yalan söyleyip limanda ki bara ilk gittiğimiz gecenin ertesi gün de aynı böyle ağrımıştı başım. O zamanlar küçük bir kasaba olan Şarköy’de açılan ve gençlerin gidebileceği tek bar İskele’ye gitmek için nasıl can atardık. Babamın tembihlediği saatte evde olabilmek için koşa koşa eve dönerdik. Yatağa girdikten sonra da sabaha kadar fısır fısır konuşurduk.

15 Aralık 2011 Perşembe

RÜYA

 


 



 


Günaydın aşkım


Uyandım


Bir baktım sen olmuşum


Rüyam bitmemiş


Güneş örterken üzerimizi


Ve ben


Sarıp sarmalarken seni


 Kalmış bir parçan bende


Bir baktım sen olmuşum


Her şey sen olmuş


Tenim, soluğum olmuşsun


Nasıl da özlemişim seni


Kal gitme


Kal biraz özlemişim


Yıllardır


O kadar çok


Sen olmuşum ki


Günüm gönlüm aydı


Aydın olsun aşkım


Uyandım


Bir baktım sen olmuşum


                                                         


                                           ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


 

23 Kasım 2011 Çarşamba

BÜYÜMEYECEĞİZ

 

 

   ‘’ Başar’lar iki yıla kadar buraya taşınabilirlermiş anne.’’ dedi Öykü, şehir dışında yaşayan erkek arkadaşından bahsediyordu. Yeşim, unlamış olduğu balıkları bir bir içindeki yağ kızmış olan tavaya atıyordu. Günlerdir düşünüp duruyordu; kocasıyla on altı yıldır beraber yürürken ne kadar çok şeyi yollarda kaybetmiş olduklarını. On bir yaşında, ergenliğin başında olan kızına verdiği yanıtta dalıp gittiği düşüncelerinin içinden çıkıp geldi. 

‘’ İki yıl sonra siz çoktan ayrılmış olursunuz. Birbirinize de unutmuş.’’

‘’ Neden anne? ‘’

 ‘’ Büyüdükçe sıkılırsınız birbirinizden. İnsanlar büyüdükçe değişir, unuturlar Öykü.’’

‘’ Siz unuttunuz mu anne? ‘’

‘’ Senin, sizin gibi görüp, hissedebiliyor olmak için feda edebileceğim çok ama çok şey var, desem.’’

‘’ Nasıl yani…’’

‘’ Öykü’cüğüm maalesef hiçbir şey aynı kalmıyor.’’

     Sustu Öykü. Gözleri dolmuş ve içlerine bir sürü soru işareti yerleşmişti. Odasına gitti. Kapıyı kapattı.Başar’ı kaybetme ihtimali ilk defa aklına geliyordu. Hayatları boyunca beraber olacaklarına inanmışlardı. Oyun parkında kendisini bekleyenin hep Başar olmasını istiyor ve böyle olacağına inanıyordu. Sonra bilgisayar ekranının başına geçip Başar’ın çevirim içi olup olmadığını kontrol etti. Şükürler olsun oradaydı. Parmakları tuşlara dokundu ve yazmaya başladı. Mutfağa, annesinin yanına döndüğünde sorularına cevap bulmuş birinin kendinden emin ifadesi yerleşmişti yüzüne.

‘’ Anne söylemiş olduğun şeyi Başar’a söyledim. Ama biz hiç ayrılmayacağız bilmelisin.’’

‘’ Umarım tatlım. Peki nasıl bir çözüm buldunuz.’’

‘’ Büyümemeye karar verdik. Biz hiç büyümeyeceğiz.’’

     Salataya doğramak için eline almış olduğu yeşilliklere bakarken Öykü’nün vermiş olduğu yanıtla gözleri doldu Yeşim’in. Tüm çocukluklarıyla bulmuş oldukları çözümü duyunca ne yapmış olduğunun farkına vardı. Kızının sorusuna bunca büyük bir yanıt vermiş olduğu için pişman oldu. Ve zaten çok gerilerde kalmış olan masum, saf çocukluğunun ondan ne kadar uzaklaşmış olduğunun bir kere daha farkına vardı. Çaresizce özlediği çocukluğu çok uzaklarda kalmıştı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

10 Kasım 2011 Perşembe

ÇOK YORGUNUM

  Çok yorgunum. Yüzüp yüzüp bir damla suda boğulmaktan. Haklı çıkmak istemekten. Haklı bulmaya çalışmaktan. Aklıma gelen her düşünceyle savaşmaktan. Uyumaya korkar olduğum geceler tekrar benimleler. Rüya görmekten öylesine korkuyorum ki. Sabahları uyandığımda kenetlenmiş olan dişlerin acı veriyor. Düşünün ki gün içinde hissettiklerim bir kenara, uyurken neler yaşıyorum. Uyandığımda gördüklerimi de sevmiyorum. Ama tekrar uyumaktan da çok korkuyorum.

   Dün gece bulutlar yavaş yavaş alçaldılar. Puslu, korkutucu bir griye büründü tüm gökyüzü. Sonra pencereden görebildiğim her bacadan dumanlar, alevler çıkmaya başladı. Birden kendimi apartmanlardan birinin bodrum katında, doğalgaz vanasını ararken buldum. ‘’ Bu kadar insan için bir kişi feda olacaksa ben olabilirim o ‘’ düşüncesi vardı kafamda. Çaresizce aradım vanayı. Ama yok bulamadım. Çaresizliğimin rengi koyu gri. Sardı sarmaladı beni. Birini aramaya başladım, kimi aradığımı bilmeden. Koşup durdum. Yoktu. O kim olduğunu bilmediğim biri. Uyandığımda sıkı sıkıya kapattığım ellerim, kenetlercesine sıktığım dişlerim ve gözlerimde gözyaşı. Sustum. 

  Boğazımda bir yumru; çığlık mı atsam, böğüre böğüre ağlasam mı, kusarcasına haykırsam mı bilemediğim. Başımda dolanıp duran ağrı, tutunacak bir yer arıyor. Bulsa tutunup ızdırap vereceği yerimi, çekip gidecek bir süre sonra biliyorum. Ama yok o da eşlik edip perçinlemek istiyor ızdırabımı. Ne ara yoruldum bu kadar. Hayat ne ara yordu bunca beni? Ne zaman vazgeçtim anlatmaktan.

  Herkesin seçtiği rolleri oynadığı kocaman tiyatro sahnesinde ayakta duramadım. Daha doğrusu rolüm belli değil. İçimde o kadar çok ben var ki…Hepsiyle baş edemiyorum galiba. Edemeyeceğim. Aslını göremediğim yüzler, dediğini anlayamadığım sesler var. Karşılarında ben; sus pus. Bir de peşlerine baş ağrım takıldı, koşturup duruyorlar.

Dedim ya ‘’ Çok yorgunum. ‘’


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

2 Kasım 2011 Çarşamba

YAĞMURLU SABAHLAR

Sabah uyandığında ona ilk merhaba diyen yağmur olmuştu. Küçük bedenini yorganın altından çıkartmak istemiyordu. Annesinin uyanmış, kahvaltıyı hazırladıktan sonra odasına gelerek bu yorganın altından, sımsıcak kucaklayarak onu almasını beklemekten yorulmuş ve çoktan vazgeçmişti. Odada bekleyen soğukla yüzleşmek zorunda olduğunun bilincinde olarak kalktı yatağından. Başucunda duran sandalyenin üzerine geceden hazırlamış olduğu formasını giydi. Çantasını aldı eline. Yüzünü yıkamayacaktı bu sabah.

    Odasının her seferinde gıcırdayarak açılan kapısından koridora çıktığında evin henüz aydınlanmamış olduğunu gördü. Ayakkabılığın üzerinde duran, ısıtmayacak olsa da ıslanmasına engel olacak olan mavi yağmurluğu geçirdi üzerine. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken o küçücük elleriyle; evde yapayalnız hissetti kendini. Ardından tüm gücüyle çekerken sokak kapısını, tek amacı hala uyumakta olan annesini rahatsız edebilmekti. Büyüdüğünde her sabah o kucaklayıp alacaktı çocuğunu yatağından, ısıtacaktı nefesiyle, gülüşüyle. O yolcu edecekti okuluna. Özellikle bu sabah ki gibi yağmurlu sabahlarda.

    Hüzünlü oluyordu yağmur yağdığında. Bütün dünya ağlıyormuş gibi geliyordu. Düşüp dizini yaraladığı için, şeker istediği için, karnı aç olduğu için ya da annesi onu sevmediği için ağlıyordu dünya. Başka ne sebeple ağlanabilinirdi ki. Neyse ki o büyüdüğü zaman bütün yaraları sarabilecekti. Her şeyi düzeltecekti. Ayakkabılarından giren yağmur sularının ıslattığı çorapları yüzünden ağlamak isteyen çocukları da bulacak, avutacak, kurutacaktı. Ayağına ne kadar küçülmüş olurlarsa olsunlar giyseydi keşke siyah eski çizmelerini. Şimdi bunca ıslandığında pişman oldu giymediği için. Annesi -bakarız- demişti ama ne zaman onu söylememişti. Uyandırıp sorsa mıydı? Yok, yok. Annesinin odasına sinmiş, adlandıramadığı kokuyu duymaktan ya da uyanamamış, anlamaz bakışlarıyla karşılaşmaktansa ıslanmış çoraplarıyla okula gidiyor olmayı tercih ederdi. Etmişti de zaten.

Ne yapmıştı O annesine? Neden sevmiyordu O'nu?


    Çocukluğunun çok uzaklarda kaldığı bu sabahta yağmurlu bir sabaha uyandığında biliyordu ki; O bir şey yapmamıştı annesine. Ve annesinin asıl sevmediği O değildi. Yani O'nun bir suçu yoktu. Karanlık sabahlarda yalnız kalkarak, karnı aç olduğu için, çorapları ıslandığı için ağlayarak, yalnız kalarak bedel ödeyeceği hiç bir suçu yoktu. Ve bugün artık biliyor ki; dünya çok başka şeyler için ağlıyor. Onun yapabildiği ise yalnızca kendine ait küçük dünyasını aydınlık, güneşli tutmaya çalışmaktı. Gün gelip tüm dünya içinde güneşin doğacağı günleri hayal ederek. Kim bilir? Belki bir gün...

    Şimdi kalkıp kahvaltıyı hazırlamalı ve yatağında uyuyan çocuğunu güzel bir güne başlaması için öpüp koklayarak uyandırmalıydı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

27 Ekim 2011 Perşembe

ZAMAN



   Haftalardır hissettiği ve git gide büyüyen acıyla hiçbir şey göremez duruma gelmişti o sabah evinden kendisini atarcasına çıkan Aslı. Mert’e duyduğu özlem öylesine sarmıştı ki her yanını görebildiği her şey zifiri karanlıktı. Yataktan o an kalkmışçasına dağınıktı saçları. Onları bir arada tutan tokadan ha kurtuldu ha kurtulacaklardı. Mert yoktu artık. Hayattayken koklayıp okşadığı bu saçlar eskisi gibi parlayıp, dalgalanacaklar mıydı? Rengi solmuş pantolonunu durmadan, aslında farkında olmadan sürekli çekiştirip durmasına rağmen ayaklarına dolanan paçaları yüzünden arada tökezliyordu. Altlarında ki mor halkalar daha da belirginleşmiş olan gözlerinden akan yaşlar, Mert’in ani ölüm haberini aldığı andan beri hiç durmamıştı. Dönüşü olmayan ve tarifsiz acı veren ayrılıkları için ağlıyordu.


  Apartmandan çıktığında yüzüne çarpan rüzgardan başı döndü. Rüzgara da öfkelendi, darıldı. Sürekli çevresinde dolanıp duran, telefon ederek O’nu avutmaya  çalışan ve hiç birinin O’nu anlamadığına inandığı herkese karşı duyduğu öfke gibi. ‘’Sende mi?’’ diye söylendi arabaya doğru koşarcasına giderken. ‘’Sende mi savuracaksın oradan oraya beni. Sevmiyorum seni ey deli rüzgar. Ben denizleri severim. İçinde atılan iyilikleri, dilekleri biriktiren denizleri. Şimdi alsa beni dalgalarının arasına yanan, kanayan, acıyan her yerime, her şeyime iyi gelirdi. İçimde gün be gün büyüyen özlemede çare bulabilirdim belki o iyilikler, dilekler arasından. Ben sana anlatmam ey deli rüzgar. Ben bir denizlere bir de anneme anlatırım.’’


      Bu yüzden arabaya binmiş annesine gidiyordu. Ateşlerde kalmışçasına…O’nu göğsünde sarsın, avutsun diye…Belki de; çocukluğunda masallar dinleyerek huzurla uyuduğu geceler gibi bir gece geçirebilmek için.


      Mert’in ani ölümüyle duvara toslamışçasına darmadağın olmuştu Aslı. Ölüme isyan eder, her şeyi dağıtırcasına esiyorken rüzgar, tüm gök ağlıyor gibiydi şimdi Mert’in ardından. Gök gürültüsü çığlık gibiydi. – Yırtsa güneş bulutları, kamaştırsa gözlerimi, ısıtsa içimi- diye düşündü. Annesinin evinin önünde park ettiğinde arabasını; pencerenin önünde, Aslı’nın evlenmeden önce eve geç geldiği gecelerde olduğu gibi, kollarını kavuşturmuş O’nu bekleyen annesinin gözlerinde anlık yakaladığı şefkat dolu bakışla içinde beliren ışık gibi, ışık düşseydi her su birikintisinin üzerine.


       ‘’ Anne.’’


       ‘’ Hoş geldin.’’


       ‘’…………….’’


       ‘’ Gel içeriye. Çok ıslanmışsın. ‘’


       ‘’ Neden? Neden gitti anne? ‘’


       ‘’ Gel canım. Tek ilaç zamanın içinde, zamanla geçecek. Gir hadi. ‘’


       ‘’ …………….’’


         Diyor ve dikiliyordu öylece kapının önünde ve süzülüyorken yağmurun izleri üzerinden sokakta ki kaldırımlar gibi olmuştu basıla basıla yıpranmış, eskimiş, ayaklarının altında ki kirli yüzlü çiniler.


         Elinde sıkıca tuttuğu çantasını, annesinin evine ilk defa gelen bir yabancı gibi nereye koyacağını bilemez halde etrafına bakınıyorken, koridorun sonunda ki duvarda asılı duran Dali’nin, ‘’ Belleğin Azmi ‘’ adlı tablosunun reprodüksiyonunda takılı kaldı Aslı'nın bakışları.


          ‘’ Zaman…’’


          ‘’ Gerçekten ilaç olur muydu, adına hayat dediğimiz bu keşmekeşin içinde yaşanan tüm acılara? ‘’


           Sıkıca tuttuğu çantasının esaretinden kurtulmuştu elleri. O an hissettiği acıyla avuçlarını açıp baktı ellerine. Sonra içinde ki her şey aniden kayıp gidiyormuş gibi hissederek çöküverdi dizlerinin üzerine. Ne telaş içinde O’nu tutmaya çalışan annesinin, ne yağan yağmurun sesini duyabiliyordu, yalnızca dudaklarının arasında belli belirsiz bir kelime:


   ‘’ Mert ’’


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

19 Ekim 2011 Çarşamba

ŞU AN, TAM BURADA

Şu an


Tam burada


Soğuktan titrerken,


Bu kaldırımın köşesinde...


Nasıl özlüyorum seni


Nasıl özlüyorum bil bilsen!


O sevişmelerimizi


Ağzının tadını...


Hatta ve hatta


Bana yalan söylediğini bile bile sana yemek pişirdiğim,


Gözlerine bakıp sarhoş olduğum son geceyi  özlüyorum.


Sen benim sığınabileceğim tek limanımdın.


Beni tanıyan, bilendin.


Af diliyorum senden:


Sıra bendeyken  ''Hadi'' diyemediğim için


Ve daha bir çok şey için.


Seni şimdi O'nun sıcaklığı sarıyor ve ben bu kaldırımda seni deli gibi özlüyorken...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


14 Ekim 2011 Cuma

HERKES GİDER Mİ? 12

 

[youtube=http://www.youtube.com/watch?NR=1&v=1ypio46_fj0]

 
Serin bir gün. Güneş saklambaç oynarcasına bulutların arasına girip çıkıyor. Buraya gelişimin üzerinden geçen ikinci sonbahar. Rüzgarın dokunuşları değişti adeta. Garip bir hüzünle dokunur oldu. Yaprakları dallarından koparıp ahenkle dans edercesine, havada uçuran melodisi değişti. Doğanın yaza ettiği bu hüzünlü veda nasılda sarıp sarmalıyor insanı. Buraya ilk geldiğimde tam tersi; delicesine bir telaş, heyecan vardı gökyüzünde, rüzgarda, ağaçlarda, toprakta... Sabahları uyandığım evin sessizliği bile farklı Ahmet. Eşyaların renkleri, içtiğim kahvenin ağzımda bıraktığı tad, sigaramın dumanı, kalemimden çıkan sözcükler...Her ayrılığın arifesinde düşüncelerin, soru işaretlerinin kıskacında yaşadığımız gri suskunluğu, bitmeyen devinimle her sonbahar yaşıyor doğa. Düşününce nasıl yorucu geliyor.
Verandada öylece durmuş çayımı yudumlarken aklıma tek mevsimlik yaz aşklarının yaşandığı yazlık siteler geldi. Sokaklarında günler-geceler boyu, damarlarında akan deli kanın hızına ayak uydururcasına, heyecanla aşklar yaşamış gençlerin olduğu yazlık siteler. Şimdilerde eşyaların yüklenmiş olduğu arabalara binip farklı farklı yerlere gitmişlerdir. Aşıkların arkalarında bıraktıkları ayrılık hüzünleriyle başbaşa nasıl da boynu bükük kalmışlardır şimdi o sokaklar. Her gidenin ardında bıraktığı gibi bir hüzün.
Bahçemdeki mevsimliklerde büktüler boyunlarını, yapraklar çaresizce teslim oldular mevsime, sevdiklerim geldi-gittiler, sofralar kuruldu-toplandı, şişeler açıldı-boşaldı, kahkahalarla şenlendi evim, bahçem, gönlüm... Şimdi sustular. Şimdi bitti. Bir yaz geldi geçti de bu dalıp gitmelerim neden hala benimleler? Rüzgar bu tepede saçlarıma ilk dokunduğundaki göz yaşlarım hala gözümün ucundalar. Neye ağlamak istediğimi bilmiyorum. Ama orada gözümün ucundalar işte.
Sabah uyandığımda duymak istediğim koku kime ait? Sıcaklığını hissetmek istediğim dokunuşlar kime ait? Seni özlemiş olabilir miyim Ahmet? Kokunu duyuşum özleyişimden olabilir mi? Yağmur gibi sessizce yağıyor içime özlem. Belki de bildiğim, tanıdığım tek koku seninki, tenimde izi kalmış dokunuşlar yalnızca sana ait olduğu içindir. Başka türlüsünü bilmiyorum çünkü.
Rüzgarın etkisiyle çarpan kapının sesiyle bir ürperme geldi üzerime. Çayım buz gibi olmuş. Aslında üzerime daha kalın birşey alıp varendada kalabilirim. Fakat; salonda beni kucaklamak için bekleyen koltuğa yayılıp uzanmak daha çekici geldi. Önce mutfağa geçtim. Üzerine sıcak su ekleyince; fincana attığım kabuk tarçının kokusu yayıldı mutfağa. Salona geçip koltuğa oturduğumda farkına vardım ne kadar üşümüş olduğumun.
Odaya dolan müzikle dalıp gittim gene. Oldum olası medet ummuşumdur zaten Farid Farjad'ın kemanından. ''Kemanı ağlatan adam'' derler ya. Beni de sus pus ediverir.
Aşk! Evet; aşk... Özlediğim aşk. Yağmur gibi içime özlemle dolan aşk. İçimde gitgide yükselen aşkın sesi. Ama kendimi yeni bulmuşken, tekrar kaybetmek isteyişim neden? Heyecandan uykusuz geçen geceler, kanamış su içercesine sevişmeler, konuşmadan yalnızca dokunarak anlatılan masallar, yalnızca benim etrafımda dönen dünya... Sonra? Ya sonra? Biter mi? Gider mi sorularının geleceğini bile bile neden bu aşkı özleyişim? Kaçıp gittiğim tek geceydi. O ufacık otel odasında geçirdiğim geceyi unutmam; aşkı bir daha istemem sanıyordum. Bütün bedenim bıçak darbeleriyle paramparça olurcasına acıyorken, aşktan, aşkın acısıyla. Ben gittim Ahmet. Herkes gider mi, benim gibi?
Bu defa yazdığım mektubu sana yollamayacağım, Ahmet. Bir yanım; bahar gibi, izin istemeden, Vuslat'ın gözlerinden içine sızan aşk için çok mutlu, diğer yanım ürkütücü şekilde; insanı kendinden alan aşkın, geçmişten kalan tüm izleri silip silmediğini delicesine merak ediyorken. Beyninden, bedeninden, kalbinden silindi mi tüm izlerim?


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

13 Ekim 2011 Perşembe

HERKES GİDER Mİ? 13-14







Yalnızım bu sabah. Gidişinin ardından yalnız karşıladığım ikinci sonbahar Nesrin. Garip bir hüzünle uyandığım sabahlardan biri daha. Uyandığımda dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Kaldırımlara çarpan her bir damlanın sesi duyuluyor gibiydi. Akşam üzerime geçirdiğim eşofman ve tişörtü değiştiresim bile yoktu. Üzerime geçirdiğim yağmurlukla indim aşağıya; karşı apartmanın altındaki bakkala gitmek için. Yağmur o kadar şiddetliydi ki, yağmurluğumun örtemediği her yerim ıslanmıştı.Bir paket sigara, bir şişe sütle beraber aldığım ekmeğide koyduğum poşet elimde apartmana girecekken gözüme çarptı. Yağmurda ıslanmış, paspasın üzerine kıvrılmış kedi yavrusu. Kucakladım. Eve aldım.

      Banyoda elime geçen ilk havluyla sarıp sarmaladığım kedi yavrusuyla koridorda, kalakaldım öylece. O; çay tabağına koyduğum sütü içerken telaş içinde; -Bugün içine uyandığım o garip hüznü paylaşacak olan bu yavru mu?- diye düşünmeden edemedim. Şimdi yanımda kıvrılmış uyuyor. Karnı tok, güvende olduğunun farkındaymışcasına, huzurla.

      Senden haber almayalı uzun zaman oldu, Nesrin. Mail kutumu her açışımda gözlerim senden gelecek bir mesajı aramaktan vazgeçmediler. Uzağımda olsanda bir şekilde hayatımda oluşunun kanıtı bu mesajlar.  Bana hissettirmiş olduğun ''güvende olduğum'' hissi; nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir şey. Her ne şekilde olursa olsun eğer bir ucundan tutarsan hayatımın işte o zaman güvende hissediyorum kendimi. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim herşeyde onayına ihtiyaç duyuyor gibiyim. -Nesrin olsa ne derdi, ne hissederdi?-, -Nesrin beğenirmiydi? gibi sorular hep aklımda. Her şeyin cevabını bana sen fısıldıyordun.

       Ah be Nesrin. Bilmiyorum işte. Suskunum. Zamanın içinden geçtip gidiyorum. Sonunda düştüğüm yer gene sensizlik.

       Vuslat'ın varlığının ruhumda, bedenimde yaptığı değişiklikler; ben nasıl olduğunu anlayamadan buharlaşıp uçtular. Onun bakışlarından, taptaze teninden geçen bütün gençlik enerjisini; yaşanmışlıklardan, kaybolmuşluktan duyduğum yorgunluğu tedavi etmek için kullanmışım gibi hissediyorum. Yeni bir başlangıç zannettiğim aslında kısa bir molaymış. Seninle aramızda geçen yaşanmışlıklara, alışkanlıklara, bağlılığa...her neyse onlara verilmiş bir mola. Bunların farkına varır varmaz yollarımız ayrıldı Vuslat'la. Kör olmamı sağlamış bencilliğim yüzünden bunca bedel ödemişken ve seni kaybetmişken aynı şeyi bir başkasına yapmaya hakkım yoktu. Öyle izler kalmış ki senden. Beynimde, bedenimde, kalbimde...Silinmiyor.

        Bu satırları sana yazarıyor olmakla gene bencillik ettiğimin farkında, bir o kadar da çaresizim, Nesrin. Çünkü; seni deliler gibi özledim. Özlemimi, suskunluğumu, kanepede yanımda uyuyan yavru kediyi ve kendimi alıp seni görmeye gelmek istiyorum. Söz; o çok sevdiğin ''Altın Sarısı'' ndan da bir şişe getiririm. Bu defa beraber şahitlik ederiz bir mucizeymişcesine; kadehte buzla rakını kaynaşmasına, bir olmasına.

   Geçirmek istediğim haftasonunun adını sen koy. Buluşma, geri dönüş, başlangıç, hangisi olacaksa kabulüm. Yeter ki; gene solmasın bütün renkler. Güneş solmasın. Hayatımın ucundan tutmaya devam et.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 


        HERKES GİDER Mİ? 14

HERKES GİDER Mİ? 11









Uçsuz bucaksız kumsalda, turkuaz bir şemsiyenin gölgesindeyim; ileride coşkulu kahkahalarıyla kumda oynayan çocuklar. Ellerindeki rengarenk kovalarla suları  üzerlerinden boca ediyorlar. Havada usulcacık tenimi okşarcasına bir rüzgar…Şapkamın ucuna bağlamış olduğum ipek eşarbım, esen rüzgarla tenimi okşuyor. Çocuk sesleriyle adeta kanat çırpan kalbim ve yüzüme yerleşen tebessümle uyandım; pencereden odama dolan, tülleri uçuşturan rüzgarla birlikte.
Yıllar önceydi; arkadaşımın tavsiyesi üzerine gittiğim, bir enerji uzmanının odasındaki koltukta uzanmış buluvermiştim kendimi. Dr. Ayşegül’ün muayenehanesine girdiğim ilk anda garip bir huzur dolmuştu içime. Beyaz badana duvarları, kocaman bir akvaryumun içinde yüzen beyaz ve mavi balıklar, miskin miskin uyuyan bir kedi, başka türlü bakan bir çift iri göz… Zamanın içinden geçerken; bir yerlerde cebimden düşürmüş olduğum neşemi belki tekrar bulmama yardımcı olur ümidiyle gitmiştim o muayenehaneye. Derin sularda yüzerken görürdüm kendimi ama bir türlü yüzeye çıkamaz, nefessiz kalırdım rüyalarımda. Bir saati aşkın süren terapiden beni uyandıran hayal de, işte bu rüyanın aynısıydı. O kadar çoktu ki; bu hayalin içine kaçıp sığınışlarım… Çok uzaklarda kalmış olan o çocuk kahkahalarını duymak, tenimi yalayıp geçen rüzgarı hissetmek isteyişlerim.


Onca yalan dolan, onca aldatış, aldanış, onca büyümek iyi gelmemişti bana.


Neyse; hepsi geride kaldı artık. Daha doğrusu geride bırakmak istediklerim. Geride bırakamadığım, bırakmak istemediklerimin, buraya geliş günü bugün. Tanrının bir hediyesi belki de; bu sabah bu rüyayla uyanışım. Heyecanıma, mutluluğuma ortak olduğunun işaretini yolladı bana. O’na karşı duyduğum minnet duygusuna bir yenisi daha eklendi. Kocaman bir çığlıkla haykırıyorum;


”Teşekkür ederim Tanrım, hoşgeldin yeni günnnn”


Yataktan kalktığımda hissettim ki; benimle beraber bütün ev hazırdı, misafirlerimi, kıymetlilerimi karşılamak için. Gökyüzünde güneş heyecanla ışıyor, ağaçlar yapraklarıyla bir şarkı tutturmuşlar, çiçeklerim bayramlıklarını giymişler…
Hemen telefona sarılıp, ablamın numarasını çevirdim. Nevin, Meral, ablam ve çocukları  geliyorlardı. ”Tahminen iki saate kadar orada oluruz” deyince ablam; benim etekler başladı zil çalmaya. Alelacele üzerimi değiştirip koştum, taze ekmek, yumurta almaya. Meydana indiğimde, fırında almam için hazırlanan bir sepet yumurtayı, bostandan taze toplanmış domates, salatalıkları, kağıda sarılmış, dumanı üzerinde ekmekleri görünce anladım; köydeki herkese, günlerce öncesinden anlata anlata bulaştırmış olduğum heyecanımı. Söyleyecek şey bulamadığımdan; dolu dolu gözlerimle teşekkür ederek ayrıldım fırından.
Bahçeye kurduğum kahvaltı sofrasını donattıktan sonra, son olarak büyük sürahinin içine bir demet çiçeği de koyuverince;  tabaklar, çatal bıçaklar da çiçek açtılar adeta.


Düğün alayındaki  gibi korna çalarak yaklaşan arabayı camdan gördüğüm ilk an; zaman durdu adeta. Orada öylece, elimde demlikle dururken ben; ağaçlar, gökyüzü, toprak yol kucaklamış getiriyorlardı hepsini bana doğru. Camlardan sarkan gülen yüzlerle, çılgınca sallanan ellerle, uçuyordu araba. Hayallerimdekinden bile daha güzeldi herşey. Havada uçuşuyordu işte o çocuk kahkahaları, gözlerimizden akıyordu o masum gözyaşları…Zamanın içinden geçerken, hep kalmak istediğiniz duraklar olmuştur sizinde.
Öyle bir kargaşa vardı ki sofrada… Hepimizin anlatmak istediği çok şey olduğundan olsa gerek. Türk kahvesinin kokusuyla, hepimiz sakinleşmiştik. Kahve faslından sonra, çocukları alıp iskeleye gitmek üzere ayrıldım evden. En sevdiklerim, evimle tanışsınlar diye. Balıkları kucaklayıp döndüğümüzde; kumsalda ihtiyacımız olacak herşeyi hazırlamışlardı. Tabi ki; ablamın önderliğinde, her ayrıntıyı düşünen ablamın…
Beraber geçireceğimiz muhteşem hafta böyle başladı. Akşam kurduğumuz rakı sofrasından yükselirken sanat müziği nağmeleri, keyfimize diyecek yoktu. Ne kutluyorduk? Ne çok şeyi kutluyorduk? Neyse ne! Bir aradaydık, tek önemli şey buydu. Birbirimizden bir dakika bile ayrı kalmak istemedik. Veeee! Salonun orta yerine, evde ne varsa sererek, hepimizin sığabileceği bir yer yatağı kurduk, her gece.


Aşkın içinde kaybettiğim, kendimle buluşmamı kutladığım muhteşem bir hafta.



Bilmeni isterim ki; Vuslat'ın içinde masumiyeti saklamayı başardığı gözlerinin engin sularında yapacağın yeni başlangıçta, dualarım seninle olacak Ahmet. Aldığım her nefesle huzur doluyorken ben; şu an bana şahitlik eden yıldızlarla selam yolluyorum artık ağlatmayan hatıralarımıza.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

12 Ekim 2011 Çarşamba

HERKES GİDER Mİ? 10










Ne kadar uzun yıllarımı almış, şimdi farkına varıyorum. Anlamsızca- zamanla, hayatla yarışıp durmuşum, sanki yakalayabilecekmişim gibi. Seninle yaşadığımız ayrılıktan sonra bu yarışta kaybeden taraf olacağımı anladım ve vazgeçtim Nesrin. O andan sonra, zamanı alıp kucakladım, arkadaş oldum onunla. Ne kadar çok, ne kadar az, ne kadar değerli olduğunun farkına vararak yaşadım, yaşıyorum. Öyle olunca hayaller, gerçekler, gelmiş, geçmiş daha bi farklı biçimleniyor. Kıymet bilerek yaşamaya başlıyorsun. Ne yapmak istediğini, nasıl elde edeceğini bulduktan sonra da boşa harcamıyorsun zamanı. Zamanın herşeyi değiştirmesine, yaralarını sarmasına, yenilikler sunmasına izin veriyorsun, sabrın çoğalıyor.

Hayatımın fon müziğinin değişmesiyle gelen bambaşka bir bakış açısı...Ertelemelere yer yok. Özellikle kendimle ilgili şeyleri ertelemiyorum. Ertelediğim, ertelendiğim geçmiş günlerin düşüncesi, vicdan azabı, pişmanlık uzun süre peşimi bırakmadı. Nesrin; iyi kötü, az ya da çok emek harcanarak yaşananlar kolay kolay bırakmıyormuş insanın peşini. Kurduğum yeni düzenin içine, taşındığım mahalledeki çocuk sesleride eklenince içimdeki bu direnci yendim galiba ki; artık pişmanlıklar yerine seninle paylaştığımız güzel hatıralar var. Geçmişimde kalan, geleceğimde de benimle birlikte olacak hatıralar, izler. Başka şehirlerde, başlangıçlara yelken açarken daha sağlam basmamızı sağlayan bir ayrılık yaşadık. Geride bıraktıklarının arasında; kırgınlık, yenilgi, kızgınlığa yer olmayan bir ilişki... Bana anlatmak istediğin, görmem için çabaladığın herşeyin farkındayım artık. Senin gidişinle birlikte kaybettiğimi zannederken aslında ne kadar çok şey kazanmışım. En önemlisi seni ve kendimi yeniden bulmuş olmam. Nefes alabildiğimi, yaşadığımı hissedebiliyorum.

Bütün bunlarla birlikte bir çift göz girdi hayatıma...Tıpkı bahar gibi; izin istemeden, birdenbire... Bakışlarında masumiyeti, heyecanı, tutkuyu hapsetmiş, masumiyeti kaybetmemiş bir çift göz. Baktığım anda içime sızıveren.

Soner ve Aslı'nın bahçelerinde verdiği yemek davetine katıldığım gece tanıştık. Görüntüsünden önce kokusunu duydum sanki. Şarkılarda ki gibi; havada aşk kokusu varmışcasına.

Üzerinde uzun mavi elbisesi, omuzlarına aldığı ince bir şal, elinde şarap kadehiyle sırtı bana dönüktü. Ensesi nasılda narin, kırılgan duruyordu. Çok uzun zaman olmuştu, bir kadını böyle görmeyişim. Senden geriye kalan kokunla yaşayıp, kendimle kavgalar ettiğim sürede gözlerimi sımsıkı kapatmıştım herşeye. Ama dedim ya o gece havada garip birşey vardı.

Aslı; elimden tutup tanıştırmak için onun yanına götürdü. Aslı'nın sesiyle bize doğru döndürdüğü yüzüne düşen, okşarcasına bir ahenkle kulağının arkasına aldığı kıvırcık saçlarının arkasından çıkan gözlerdi işte karşılaştığım anda içime akan. Gözlerine bakmaktan kendimi alamıyordum; içinde unuttuğum şeyleri bulacakmışcasına dalıp dalıp gitmek istedim. O akşamdan aklımda kalan herşey ağır çekimde zaten. Tokalaşmak için elini uzatırken dizlerini çok hafifçe kırışı, kafasını yana eğişi, şarabını yudumlarken aralanan dudakları bir de o öpülesi güzel boynu. Bütün gece dayanılmaz şekilde arzuladığım tek şeydi belki de; o öpülesi boynuna konduracağım bir busede sıcaklığını hissedebilmek. Sesi; içimdeki müziğe coşku katıvermişti: hiç birşey duyamaz, konuşamaz olmuştum.

Gecenin sonunda, cebimdeki kağıtta değil hafızamda kazınmış telefon numarası ve ben döndük eve. Uykuya dalmamı güçleştiren heyecan, sabah uyandığımda hissettiğim ne yapacağını bilememezlik, dışarıdan kendime her bakışımda gülünesi halim...

Evet! Gülünesi halim. Bu yaşında, bir adamın kalbi böyle çarpabilirmiş. Bir çift göz insanı alıp başka alemlere götürebilirmiş. Mümkün olduğunu biliyordum artık. Hiç hesabını yapmamış daha doğrusu bunca aydır böyle hayaller kurmak aklımdan bile geçmemişti; tekrar aşık olabilme ihtimalim. Senin hep dediğin gibi Nesrin ''Hayat işte''.

En güzeli de ne biliyormusun: beni, içimden geldiği gibi, olduğum gibi davranmaktan alıkoyacak yaşı ve tecrübeleri geride bırakmış olmam. Ne zaman arasam, aramasam mı, doğru zaman ne zaman, ne desem, nasıl desemler çok uzakta, gençliğimde kalmışlardı. Bu endişesizlikle, sabah ofise gider gitmez ilk işim onu aramak oldu. Sesini duyduğumda gene için coştu, sesim titredi. Müthiş bir mutlulukla teslim olduğum heyecanın kucağına bıraktım kendimi: çocukça dibine kadar hissettiğim, anlamasından utanmadığım heyecanın. Akşam yemeği için yaptığım davete aldığım olumlu cevabın ardından bütün günüm el- ayak titremesi ve suratımdan silemediğim aptalca gülüşle geçti.

Bu arada onun adı; Vuslat.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

11 Ekim 2011 Salı

HERKES GİDER Mİ? 9










'' Erguvanlar senin şehrini de mora boyadılar mı?'' diye sordum ablama bu sabah, bilgisayar ekranından bile olsa karşılıklı oturmuş sabah kahvelerimizi içerken. Aynı rengi görüyor olduğumuz düşüncesi; özlemimi biraz hafifletir düşüncesiyle... Her bahar erguvanlar, sonbarlarda da mimozalardır heyecanla beklediğim. Bir arkadaşım vardı; usanmadan her yıl, erguvanlar çiçeklendi mi alır eline fotoğraf makinesini ölümsüzleştirmeye çalışırdı. Yıllar sonra göremeyecek olursak bu mor çiçekleri, resimlere bakar avunuruz diye. Bu yıl yalnız karşıladım erguvanları ama bu defa içimde açmış çiçeklerim var benim de. Dallarının altında durmuş, kucaklarken gövdesini; yıllardır aradığım hayatımın fon müziğini bulmuşcasına hiç dinmeyen bir melodi var kulaklarımda.

Ekran başından kalkıp, hazırlanma vakti gelmişti. Duş yapıp, üzerime biraz çeki düzen verdikten sonra çalışmaya başlamalıydım. Evde, bahçede yapılması gereken düzenleme ve değişiklikler tamamlandıktan sonra günlerim bir rutine oturmaya başlamıştı. Sabah ilk fasıl bahçede: Saksıdaki çiçekleri sulamak, sarmaşık gülümle sohbetle geçiyordu. Sonrasında kahvaltı için birşeyler atıştırmak, iki günde bir köy meydanına inerek orada bir kaç saat takılmak, okumak, film izlemek ve yazmakla geçiyordu. Beni eskisi gibi tatmin eden yazılar yazabilmek için, disipline olmam gerektiğine karar verdim. Ve o günden beri her gün işe gitmişcesine, bir kaç saat aralıksız çalışıyorum.

Deniz ve bahçe manzarama nazır camımın önünde ki çalışma masam; çevresinde gün geçtikçe biriken dergiler, kitaplarla zaten ofisteki masamın havasına büründü bile, çoktan. Günlük aktüel haberleri, insanlar nelerden bahsediyorlar takip etmeye çalışıyorum. Böyle inziva bir hayat yaşıyorken, şehir yaşantısı içinde ki insanlar için çıkan bir dergide yazıyorsan bunu yapmak zorundasın. Ama tecrübeyle sabitlenmiş olduğu üzere, tek bedene iki ayrı kimliği sığdırmaya çalışmadan. Bu bedende yaşayan ruhun gücü, tek kimliğe anca yetiyor. Daha fazlasının neler yaptığını gördük.

Yıllar boyunca hep birşeyler olmaya çalıştım. İyi bir evlat, başarılı bir öğrenci, güvenilir bir arkadaş, örnek bir eş derken Nesrin arada kaynamış, küsmüştü. Halbuki; dönem dönem bir ucundan yakalayarak, çok emek harcamıştım kendime. Özellikle kendime dışarıdan bakabilmeyi öğrendiğim dönem; uyanışım olmuştu. Gerçekten sevebilmek için, önce kendimi sevmem gerektiğini anlamış ve listelemiştim. Kendimde sevdiğim, nefret ettiğim yönleri. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki; çoğunu başarabilmişim.

Listemin başında olan dürüstlüğüm hep aydınlık tutmuştu yolumu. Hayatım boyunca hiç kimseyi, en başta kendimi asla aldatmadım. Boşanma kararı almamın temelinde yatanda bu yönümdü, aslına bakarsanız. Sadece yürütmek adına, yıllarca sürebilecek aldatma ve aldanışın dehlizlerinde kaybolabilirdim. Bu yollardan geçerken çok ağladım, çok hayal kurdum, çok ama çok okudum, kalabalıklar içinde yalnız kaldım, yalnızlığımın içinde bir yığın sesle konuştum. Sonunda kendi doğru cevabımı buldum. Ahmet'i bu şekilde aldatamazdım. Ne onu ne de kendimi.

Yaşanılan bu düzende herşey sonsuza kadar sahip olmak üzerine kurulmuş olabilir. Ama bu düzeni kabul etmek zorunda değiliz. İşte sonunda yüreğimdekileri, beynimdekileri, gerçekten sahip olduğum tek şeyi; kendimi aldım ve buradayım. Hiçbir yerden gelmemişcesine, gidecek bir yeri yokmuşcasına, buradayım. Özgürüm.

Bütün bunları yazarken, zamanın içinden gene hızla geçmişim. Gün batımı gelmiş yerleşmiş penceremden gözüken denizin üzerine. Bu saatten sonra keyif vakti. Ama önce gidip meydanda ki kahveden, adıma gelmiş olan postaları almalıyım. Başlarda; köyde yaşayanlarla çay içmeye, iki sohbete bahane olsun diye posta adresi olarak kahvehaneninkini vermiştim. iyiki de öyle yapmışım. Artık alışkanlık ve büyük keyif oldu orada, onlarla vakit geçirmek. Bakın işte insanoğlu; nereye giderse gitsin, hangi yaşta olur, hangi tercihleri yaşamış olursa olsun, bir şeylere alışma hissi, güven verici oluyor.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

10 Ekim 2011 Pazartesi

HERKES GİDER Mİ? 8







Ahmet, merhaba:

Aşağıda yazdığım satırlar, okuduğum gece, duam oldular. Ay ışığı ve yüzümü yalayıp geçen rüzgarın şahidim olduğu gecede, dizlerimin üzerinde okuyarak yeniden merhaba dedim; kendime, sana, yeni başlangıçlarımıza. Sevgiyle kal.

Döktüğüm yaşları bağışlıyorum.

Acıları ve aldatmaları bağışlıyorum.

İhanetleri ve yalanları bağışlıyorum.

İftiraları ve ahlaksızlıkları bağışlıyorum.

Nefreti ve zulmü bağışlıyorum.

Yüreğimi yakan darbeleri bağışlıyorum.

Yıkılan hayalleri bağışlıyorum.

Ölen umutları bağışlıyorum.

Sevgisizliği ve kıskançlığı bağışlıyorum.

Umursamazlığı ve kötü niyeti bağışlıyorum.

Haklılık uğruna haksızlık edenleri bağışlıyorum.

Öfkeyi ve şiddeti bağışlıyorum.

İhmalkarlığı ve unutkanlığı bağışlıyorum.

Bütün kötülükleriyle dünyayı bağışlıyorum.

Kendimi bağışlıyorum.

Seni bağışlıyorum.

NESRİN

Düştüm, kalktım, Nesrin. Dibi görmeden yeni bir başlangıç olmuyormuş. Ve düştüğünde yalnız olmak çok zormuş. Sen bunları yaşarken göremediğim, anlayamadığım, elinden tutamadığım için beni affet, lütfen. Yaşanması gereken her neyse engel olunamıyormuş...

Eninde sonunda yalnız olduğumuzu anladım. Düştüğüm o diplerde, iyi günümde yanımda olanlar, gezip tozduklarım, sürekli birşeyler isteyenler yoktu; sensizlik ve ben yalnızdık.

Meyhanede çalan o şarkı ve bana yolladığın o mail, aydınlattı, sensizliğe uyandığım sabahlarımı. Düştüğümde uzanan el gene seninki oldu.

Ufacık bir daire tuttum. Paylaştığımız onca şeyi, duvarlarında miras bıraktığımız evden, dargın ayrılmadım, Nesrin. Bahçede dikili olan sarmaşık gülünlede vedalaştım, ayrılırken. Kocaman iki başlangıca gebe olan kocaman bir ayrılığın yaşandığı evimiz, dilerim ki kocaman yeni başlangıçlara şahit olsun.

Yeni evim küçücük bir mahallede. Hani eski Türk dizilerinde ki mahalleler vardır ya; ufak bakkalı, taşlı sokakları olan, öyle bir yerde işte. O günlerden kalmış, bugünden gizlenir gibi bir hali var. Kimsenin bilmediği, kimsenin duymadığı geçmişimle vedalaşıp, gene kimsenin bilmediği geleceğimi yaşamak için geldim, bu mahalleye.

Çok garip, yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Kalıcı bir tebessüm yerleşti adeta, dudaklarıma. Ardında bıraktığın suskunluk hala burada ama, içindeki acıyla vedalaştık ve huzur yerleşti oraya. Hayatımda ki bütün fazlalıklardan, taşımakta zorlandığım ilişkilerden kurtuldum. Müthiş bir özgürlük ve arınmışlık hissediyorum, prangalarımdan kurtulmuşcasına.

Ne kadar ağırmış, ruhum. Hep derdin ya ''Zamanın içinden geçip gidiyoruz. Farkında yaşamak lazım, hissetmek, hissettirmek lazım'', diye. Şimdi anlayabiliyorum, ne demek istediğini. Herşeyi; yeni keşfeden çocuklar gibi, heyecanla izliyorum. Kızkulesi'ni, martıları, vapurları, yokuşta ki evleri, yanımdan geçen insanların yüzlerini...Herşey yeniden renk buldu.

Yolun bir yerinde kaybetmiş olduğum, Ahmet'i yeniden bulmuş gibi, heyecanla karşıladım, buyur ettim hayatıma.

Fazla eşyam yok ama kadife kaplı yeşil koltuğu getirdim. Bu defa; üzerinde hayaller kurup umutlanabilmek, ilk defa duyuyormuşcasına müzik dinlemek, okumayı yeni öğreniyormuşcasına okumak için...

Benimle paylaştığın her söz,

Her bakış,

Hissettirdiğin her dokunuş,

Keşfettiğimiz her lezzet,

İzlediğimiz her film,

Her hayal kırıklığı,

Her mutluluk,

Her kahkaha,

Kokun

Bende mirasındır, kutsal emanetindir.

Kalbimden uçurduğum kelebeklerle

Yolluyorum, kalbimin bir parçasını

Benden, sana miras olarak.

AHMET

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

7 Ekim 2011 Cuma

HERKES GİDER Mİ? 6 - 7







Kendimi birden gece alemlerinin içinde buluverdim; ne aradığımı, neyden kaçtığımı bilmeden, Nesrin. Hiç birşey, hiç kimse iyi gelmedi, paylaşıp azaltamadı sensizliği. Terapilere gidip, antideprasanlar kullandım. Az kitap okuduğum konusunda eleştirirdin ya, okudum. Bu sefer de sen değil sensizlik vardı be Nesrin. Olmadı işte, beceremedim.

Geçen gece, kendimi beraber gittiğimiz meyhanenin kapısında buluverdim. Asmalı'da ki küçük meyhane. İçeriye girip, köşedeki masaya oturdum. Rakıyı masaya getirdiklerinde, servisi kendim yapmak istediğimi söyledim. Bardağıma önce buzları koydum, ardından suyu ağır ağır ilave etmeye başladım. Her seferinde, bir çocuk merakıyla, mucizeye tanıklık edercesine izlerdin, buzların rakının içinde eriyip gidişlerini.

Beni avutacak birşey bulmaya geldim aslında, buraya. Avutacak, suskunluğu bozacak, bozabilecek birşey bulurum diye. Hayat gerçekten zorla yaşanmıyor. Özgür bırakmalıyım. Kalbimin kapısını açıp gitse bu acı. Hesapları kapatmalıyım artık, seninle değil kendimle olan hesaplarımı. Dediğim gibi; öfke, kırgınlık yok içimde, sadece suskunluk.

Yara aldı ve sönmeye başladı ruhum, adeta. Ama bu, sana duyduğum sevgi ve güveni yok etmiyor. Etmeyecek. Anladım ki bir yerlerde olduğunu, nefes alıyor olduğunu bilmek yetecek...Sen, benim sığınabileceğim limanım olacaksın.

Bazı sabahlar; gitti zannediyorum. Ama arkamı döndüğüm bir an da, bakıyorum ki orada, olduğu gibi duruyor yokluğun. Bir gölge gibi takip ediyor, beni.

Bak Nesrin, en sevdiğin parça çalıyor. Hani sarhoş olmaya başladığında, bir şey dalgalanıyor gibi hissedersin ya içinde...Sanki aylardır, bu parçayı duymayı bekliyormuş gibiyim. Kendiliğinden bir tebessüm belirdi dudağımın kenarında. Beni avutması için, sen mi yolladım bu parçayı? Bilmediğim uzak bir yerden. Teslim oluyoruz kalbim ve ben; açıyoruz kapılarımızı, hüznün gitmesi için.

 

 

HERKES GİDER Mİ? 7




İki aydır, günlerimin büyük bölümü, evde ve bahçedeki tadilat işleriyle uğraşarak geçti. Tesisatta yapılması gereken değişiklikler, korniş eklentileri, beyaz eşya eksiklerinin giderilmesi falan derken hayli yoğun geçti günlerim, anlayacağın. Dergiye yollayacağım yazılara, yalnızca geceleri vakit ayırabiliyorum. Gerçi eskiden yetmeyen geceler, şimdilerde daha uzun, adeta.