ÇOCUKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÇOCUKLAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2012 Pazartesi

?????

 Öncelikle herkese, hepimize iyi bir hafta ( haftalar ) diliyorum. Yazıyı sonlandırırken bir daha dileyeceğim ama ne kadar etkili olur, tartışılır. Neden mi? İşte benim nedenlerim:

1) Beynimiz bu kadar soruyla nasıl baş edebiliyor? Beynim almıyor. En yakını dün mesela, kafamdan geçenleri düşününce akıl alınası gelmiyor. Güne gözlerimi henüz açmışken başladı zavallı. Hani hava güneşli olacaktı, bu bulutlarda nereden çıktı? Markete ben mi gitsem acaba? Annemler kahvaltıya gelecekler mi? Neler eksikti? Keşke aklıma geldiğinde not alsaydım. Oğuz’u beraberimde götürsem mi? Derken derken öğle saatleri yaklaştı ve aralıksız devam. Çiçekleri hangi saksılara diksem. Bostan dikenler nasıl baş edebiliyorlar bu işle? Herkesin karnı acıkmaya başladı, ne yesek acaba? Uykum geldi, uyursam akşam uykusuzluk çeker miyim? Dergilere mi baksam yoksa kitap mı okusam? … Hiç durmadı sorular, yatma vakti yaklaştı. Bu survivora katılanlara neler vaat ediyorlar acaba? Televizyon yayınları bir gece dursa, başımıza gelen hiçbir halt için ayaklanamayan bu insanlar ayaklanırlar mı? Nihayet yatağa gireceğim ki; Yüzümü temizlemeden yatsam bir şey olur mu? Bir saat daha takılsam mı? Uykuya yorgun argın teslim olmak ne kadar güzel.

2) Yapılan son zamlarla nasıl baş edeceğiz? Halkı alet ederek haksız kazanç, güç sağlayan herkese lanet olsun.

3) Trafikte takip ettiği sol şeridi para verip satın almışçasına, tali yolda gider gibi araç sürüp trafiği tıkayanları araçlarından indirip, gidecekleri yere kadar yürütesim var. Hâlbuki biz Türk halkı parasını vergilerimizle ödediğimiz halde yılar yıllardır ne şu boğaz köprüsünü ne de otobanları satın alamadık. Ödeme yapmaya hala devam ediyoruz.

4) İşe gelirken yaz için tadilat yapılan evleri görünce geldi aklıma keşke bizlerde sezonu geçen, yorulan, eskiyen yerlerimizi tuğla çimentoyla yenileyebilseydik.

5)Tanrının yarattığı şu bedeni sağlıklı olacam diye spor yaparak yorup durmak, otla beslemek nereye kadar?  Yerimizden kımıldamadan yaşayıp önümüze geleni yiyelim de demiyorum fakat böyle yaşayıp hayatları boyunca kilo problemi yaşamayanlarrrrr. Nasıl yahu?

6) Çocuklar için oradan oraya savrulup, hafta sonlarını peşlerinde harcamak çoktan seçmeliye tabi olamaz mıydı? Şımartmakla yoksun bırakmamak arasındaki dengeyi sağlamak daha kolay olamaz mıydı?

7) İnsanlar dünyayı, dünya mı insanları yok ediyor?

8) Alışverişin sonu var mı? Marketten alınan yiyecekler nasıl bu kadar çabuk bitiyor ve biz her hafta markete gitmek zorunda kalıyoruz?

9) Bu tablet eğitim saçmalığının sonu ne olacak? İleride okumaya, yazmaya gerek kalmadan damar yoluyla verecekler eğitimi. Şimdi televizyon ve tabletlerle idare ediyoruz.

10) Önümüzdeki yıllarda, yapılan ayrımcılığın sonucu olarak ayrı eyaletlerde mi yoksa sığınaklarda falan mı yaşamak zorunda kalacağız?

   İşte bunlar dün düşünülenler. Cumartesi ise apayrı sorular, endişeler, şaşkınlıklarla geçti gitti. Bir de Oyun Atölyesinde sahnelenen ‘’ Antonius ile Kleopatra ‘’ adlı oyunu izledik. Şahaneydi. Bu sezon neredeyse iki haftada bir oyun izledik. İzlediklerimiz arasında kostümünden, müziğine, oyunculuklarından, sahnesine her şeyiyle dört dörtlük olanı sanırım bu oyundu. Kaçırmayın derim. Oyun bahanesiyle Anadolu yakasına geçmişken Çiya’da gözü dönmüşçesine Hatay yemekleri yemek, çıkışta Ali Usta’da dötümüz donsa, dudaklarımız uyuşsa bile dondurma yemek farzdı tabi.

   Bütün bu kafa karışık ve yorgunluklarının ardından, içinden hepinize tekrar iyi haftalar diliyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Sevgiyle kalın.

 Oyundan:

 Kleopatra: Pekâlâ, madem gerçekten âşıksın, o zaman, ne kadar, onu söyle. 

Antonius: Ölçülebilen aşk zavallı aşktır.

                                                                                                                                       Kleopatra: Peki, ya ben ölçmeye kalkarsam?

Antonius: O zaman, kendine yeni bir dünya bulacaksın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

1 Mart 2012 Perşembe

BENİM DURUM PEK PARLAK DEĞİL

 



 

Şayet dünya yuvarlaksa, insanlar nasıl ayakta durabiliyorlar? (MIŞ) 

Dünyadan fırlatılan roketler gökyüzünü aşıp uzaya nasıl ulaşıyorlar? (MIŞ)

 Aşk gerçekten var mı? (MIY MIŞ)

Kuş yumurtaları nasıl dölleniyor? Erkek kuşların penisi var mı? ( Bu soru için Belgin’e sevgilerimi yolluyorum. Ki bi kuşun penisinin derdi kaldıydı. Şükürler olsun o da oldu tam olduk ) 

 Mezuniyette topuklu ayakkabı giyebilir miyim?  

 Sivilcelerim ne zaman geçecek? 

 Bunlar Elif'ten... 

  Bebekler annenin karnında nasıl nesef ( nefes ) alabiliyorlar? (MIŞ)


  Bir insan hayatı boyunca durmadan hıçkırabilir mi? (MİŞ)


  Gözümüzde neden çapak oluyor? (MUŞ) 


  İnsanlar ölünce senin dediğin gibi meleklerle gökyüzüne çıkmıyorlar mezara gömülüyorlar mış! Peki, nasıl toprak oluyorlar?


  Köpekbalıklarının kemikleri yoksa nasıl yüzebiliyorlar? Biliyor musun; balıklar gözlerini hiç kapatmıyorlar mış!


  Ablam neden paylaşmayı bilmiyor? (MUŞ)


   Bunlar Oğuz’dan.


Aslında bunlar son bombalar. Peki, ben ne yaptım. Gidip Tübitak’ın yayınlamış olduğu kitaplardan altı tanesini alıp eve geldim. İcatlar, mucitler, dünya nasıl oluştu, bedenimiz falanda falan. Her konu hakkında kitap var da bir tek annelikle ilgili bir kılavuz yok. O abuk sabuk, con con anne tarifi verilen kitaplardan bahsetmiyorum. Gerçek bir kılavuz! Neyse işte evde okumamı bekleyen kitap azdı ya bir de o gün aldıklarım geldi kondular çalışma masamın üzerine.  Önce elimde bir top ( dünya ), girdim Elif’in odasına. Oğuz’un girmesine izin vermedim tabi. Neden mi? Ben anlatırken gelebilecek yeni sorulardan korktuğum için.  Elif, ben odasından çıkarken ‘’ Teşekkür ederim anne.’’ dedi. Gerçekten anlayıp anlamadığını sorup kurcalamaya hiçççç  niyetim olmadığından '' Rica ederim.'' diyerek hemen ayrıldım yanından. 


   Oğuz’a gelince, anlattığım her şeye verdiği  ‘’ Gerçekten mi anne. Çok ilginçmiş.’’ tepkisi karşısında tutup tutup öpmekten kendimi alamadım.  Mütemadiyen her gece, ezberlediği halde yatak duasını sormak, sonra çişinin geldiğini söylemek, sonra üzerini örtmemi rica etmek  ( en az 2 kere tekrarlanıyor ), sonra başucunda olmasına rağmen su istemek gibi bir dünya bahaneyle yanıma her gelişinde olduğu gibi, içimde şükür nidalarıyla tutup tutup öptüm.

    Peki bu yaşananlar karşısında bana ne demek düşer? Kendim ettim kendim buldum. Sen zamanında az soru sorsun, çabuk sussunlar diye ‘’ Tamam. Anneler her şeyi bilir, her şeyi görür, her şeyi yapabilir. Konu kapandı.’’ der, kapatırsan çocukların ağzını olacağı bu işte. Ne joker, ne telefon hakkı. Kafalar net sorularla dolup, diller uzayınca kalırsın işte ahanda böyle.  Bir de eğitim sistemini bölük pörçük etmeye çalışıyorlar. Ulan biz okuduk okuduk hala okumaya devam ediyoruz. Arkadan gelen neslin hali ise bu. Çocuklar bu kadar meraklı, akıllı olup, dünya bir tuş uzakta olunca bazı adamlar korktular sanırım. Önce tuşları kilitlediler, şimdi eve kapatmaya çalışıyorlar. İstiyor olmalılar ki yeni bir koyun sürüsü halk daha gelsin, otursun ayacıklarının dibinde. Ama avuçlarını yalarlar. Bu çocuklarda hiç o göz yok. Ne o çocuklar da ne de biz annelerde.

   Gerçi benim durum pek parlak değil arkadaşlar. ( Az önce Belgin’le yazışırken söyledim de güldü bana.) Şu an ekran karşısında oturuyorum. Kulağımda kulaklıklar. Fakat çalan hiçbir şey yok. Takribi iki saattir hiçbir şey çalmıyor. Benim kablonun ucunu, hafızasında kayıtlı müzik olan herhangi başka bir alete sokmayı bırakın, kulaklıkları çıkartmaya bile mecalim yok. Kafamda ki sorular ise:

Makyajımı çıkartmadan yatarsam bişi olur mu? Yatakta değilde şu koltukta uyusam olur mu? Televizyonda yayınlanan ve bana saçma sapan gelen diziyi izleyen bir de üstüne gülenler var mıdır? Canım son bir sigara içmek istiyor! Sabah altı da uyanabilecek miyim? Annemler kararlaştırdığımız saatte gelebilecekler mi? Trafik nasıl olacak acaba?....................................................................................................?

Şu saatte durumum bu. Sizce sabah durumumda değişiklik olacak mı? Bence hayır. Hadi size iyi günler!

                              ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

22 Ocak 2012 Pazar

SÖMESTR GELDİ HOŞ GELDİ! LEY LEY

   

      Evet! Sömestr tatili sebebiyle çocukları onbeş gün evde olacak aileler, eller havaya. Gözümüz aydın.

    Sizlerin evlerinde de sükûnet içinde, mutlu yüz ifadesiyle geziniyor mu çocuklarınız. Durum bizde şimdilik bu. Ama ben kanmam. Geleceği,  birkaç gün sonrasını görebiliyorum. Eğer; yeterli sayıda  ( ki yeter derecesini ben bi bilemedim ) çocukların iyi vakit geçirecekleri program yapılmazsa, yüz ifadeleri gün be gün artar biçimde mutsuz bir hal alacak. Geceleri ‘’ İyi geceler ‘’ demeden önce yine aynı yüz ifadeleriyle sorulan ‘’ Yarın ne yapacağız anneeee!’’ sorusu kâbusumuz olacak. Çalışıyor olanlarımızın iş yerlerine taciz edici, ‘’ Kaçta geleceksin? ‘’ ile başlayan telefonlar gelmeye başlayacak. Bu zaman zarfında  ‘’ sömestr tatili ‘’ serisinin bilmem kaçıncısını yaşıyor olan biz anneler başlayacağız okulların açılacağı gün için şafak saymaya.

    Elif’in sömestr tatili; kalabalık bir grup olarak yapmış olduğumuz program doğrultusunda, iki gün erken başladı. Eve dün döndük. Hem de; samimiyetleri, güler yüzleri, saatler boyu ettiğimiz sohbetlerde paylaştığımız  ‘’ aşina duygular ‘’ıyla hayatımıza giren yeni dostlarla çoğalmış olarak döndük.  Tüm bunların üstüne  geceyi;  ebeveynlerinin de bizim arkadaşlarımız olduğu yakın arkadaşıyla geçirdi. Biz çay & film keyfi yaparken, avaz avaz Elif’in odasında kudurdular. Şimdilik keyfine diyecek yok. Anlayacağınız çarşamba gününden beri her şey yolunda.

   Derken; uyumadan önce odasına girdim. Sebep; hem ‘’ İyi uykular ‘’ dilemek hem de cep telefonunu istemek ( en azından geceleri ). İşte bizim gerçek tatilimiz o an Elif’in ağzından çıkan  ‘’ Tatilde de mi anne? ‘’  cümlesiyle başladı. Gerçi; sanıyorum bu bize, Elif’in yaş grubunda çocukları olanlara has bir durum. Yani; on üç yaş. Yani; sekizinci sınıf. Ve yine yani; mükemmel işleyen Milli Eğitim Kurumumuzun yapmış olduğu dördüncü değişikle son halini almış olan yönetmelik uyarınca, dönem sonunda SBS sınavına girecek çocuklulara has bir durum. Bundan sonra ki yıllarda nasıl değişiklikler olur Allah Kerim ( Milli Eğitim Kerim )… Neyse işte karne süper ya; yılsonunda girilecek olan ‘’ saçma sapan ‘’ ( aman bizimki duymasın ) SBS sınavı gerçeği tamamen unutuldu. On beş gün boyunca;

 Bir ellerinde telefon / Diğer ellerinde müzik çalar / Karşılarında televizyon olsa / Bu arada adresi zaten sürekli kaybediyor olan akıl iyice uçup gitse ne olmuş ki?

    Al sana yeni bir ” arada kalma durumu ” daha: Onları neden tamamen kendi hallerine bırakmıyor, bırakamıyoruz? Bırakalım da canları ne istiyorsa yapsınlar. Buna hiçbir şey yapmamakta dahil. Peki neden yapamıyoruz? ‘’ Bir elimde cımbız / Bir elimde ayna / Umurumda mı dünya ‘’ diyemiyor olmanın acısını çocuktan çıkartmak isteyen bilinçaltımızın oyununa mı geliyoruz? Yoksa; çocuklarımızın yaşadıkları şeyler sonucunda ( başarı - başarısızlık, mutluluk - mutsuzluk vb. ) hissettiklerinin misli fazlasını hissediyor olmamızdan mı? Gerçi bilinçaltı dediğimiz dehlizin içinde onlarca sebep daha gizli olabilir fakat yazının hedeflediği duygu bu değil. Günün pazar, yarının iş günü olmasının da eklersek; bu günlük dehlizlerde kaybolmanın alemi yok. Arada kalma durumuna gelince; bende ki durum kesinlikle ikincisi. Mutsuz olmasını istemiyor olmam. Çünkü normal şartlarda ‘’ Bir daha mı bu yaşta olacaklar? Canları ne, nasıl istiyorsa onu yapsınlar.’’ Derim. Ama gel gör ki ‘’ Sistem? ’’

    İşte durum böyle sevgili blog okuyucuları. Aynı durumda olanlar için paylaşılan bir ” aşina duygu ” daha. Tahmin ediyorum ki; üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yaşıyoruzdur. Hepimize kolay gelsin. Ağzımızın tadı bozulmasın. Hepimize, hatıralarımızda yaşayacağımız güzelliklerle yer alacak, eğlenceli bir sömestr tatili dileyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum. Gerçi öncesinde kendim için uyku, yayılıp kaykılabilme özgürlüğüyle dolu bir pazar günü diliyorum. Derken aşağıdan sesleniyorlar işte: '' Özgürrrr hadi gelmiyor musun?'' diye. Ne özgürlük ama!

                                         ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

6 Ocak 2012 Cuma

KÜSÜM İŞTE

 


 


 



Gün yok ki,  çocukların okullarından gelen belgeye imza atmak zorunda kalmayayım. "O eğitimimiz var katılıyor musunuz?", "Yok şu etütümüz var katılmasına izin veriyor musunuz?", "Şu gün yapılacak etkinliğe katılacak mısınız?", ...nız, ...nız da, ...nıznız.


     Eğitimlerde sınava hazırlanırken nasıl davranmalı, onların yaşına nasıl inmeli, aşağı baktı ne yapmalı, yukarı baktı ne yapmalı, mutlu görününce nasıl konuşmalı, mutsuz görününce nasıl konuşmalı, ...meli, ...malı falan. Ulan bu devletin bana camları yarıya kadar gri boyanmış dersliklerde vermiş olduğu eğitimle ben daha kendimi nasıl idare edeceğimi bilemiyorum. Şimdi kalkmış yine kendi eğitim sistemi içindeki okullar aracılığıyla çocuğumu nasıl idare edeceğimi öğretecek? Ki camlar artık boyanmıyor olsa da ( bildiğim kadarıyla ) bu nesil çocuklara yapıyor oldukları da pek farklı değil. Bu sene sınav kondu, iki yıl sonra vazgeçtik, bunu deneyelim, yok bu da olmadı belki yenisi tutar diye diye, deney faresine döndü çocuklar. Sınavlara çocukları iyi hazırlansın diye dershanelere, özel hocalara para akıtan velilere yapılmış olansa cabası.


Hadi onu da geçtim diyelim; vatandaş olarak bugüne kadar bu kadar imza atmadık yahu. Orta Doğuda bahar yaşıyorlar, Avrupada sert rüzgârlar estiriyorlar, kanun çıkartıp-ekliyorlar, bütçe açıklıyorlar, çiğ köfte yapıyor, bardak kırıp, küfür ediyorlar, ...lar, ...lar da daha bir gün evimize bir kâğıt yollamadılar; ey vatandaş bu yaptıklarımızın faturasını sen, çocukların ödüyor ya o sebepten soruyoruz. '' Tüm bu olanları onaylıyor musun? Onaylamıyor musun? Lütfen yaz ve imzala.’’ diye. Yok, biz yalnızca onların uygun gördükleri zamanda, sonuçlarını kimin, kimlerin belirlediğinden emin olmadan - olamadan oy kullanıyoruz. O kadar. Sonra geç ekranın karşısına dudakları kemire kemire izle.


Katılmıyorum kardeşim, beklemeyin. İmza da atmıyorum artık hiç birine. Küsüm ben. Dağın haberi yok ama ben sistemlerin hepsine küsüm işte!


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

1 Ocak 2012 Pazar

DAVA EDECEĞİM

     Bu defa kararlıyım, dava açacağım. Kime mi: ÇOCUK OYUNCAKLARI ÜRETİCİLERİNE. Olmuyor. Olmuyor işte. Onların yaptıkları gibi olmuyor. İki günde on yaş gençleştiren kozmetik ürünler, tek dokunuşla muhteşem pastalar yapan babalar, içleri hep düzenli buzdolapları, çamaşırların içlerinden kar gibi çıktığı çamaşır makineleri, herküllerin karıştırdığı çikolatalar, pürüssüz - sülün gibi bacaklar yaratan tüğ alıcılar, sabır küpü - her şartta güler yüzlü anneler, aşık olunan arabalar, ....., ve daha birçoklarının gerçek olmadıklarını biliyoruz. Ama konu oyuncaklar olunca yapmayın be kardeşim.


    Hayır korkuyorum sonunda çocuk '' Sorun kesin benim anne de '' diyecek. Daha önceleri bilgisayar oyunlarında olduğu gibi. Ki; şükür o konuyu aştım. Yalnızca çocuklar için verilmiş olsalar da beceri ve zeka kategorisinde ki oyunları bitirebiliyorum.


    Oyuncaklara gelince; televizyonda yayınladıkları reklamlarda nasıl güzel gözüküyorlar. Arabalar oradan oraya uçuyor. Sulara giriyor, çıktıklarında ( ki reklamda kendi kendilerine çıkıyorlar ) renkleri değişmiş oluyor. Eve gel kur bakalım. Hadi kurdun diyelim! Asla reklamda ki gibi uçup durmuyorlar. Daha doğrusu, duruyor fakat uçmuyorlar. Kurulum için verdikleri broşürlerde ki yönlendirgeleri sabırla, adım adım takip ediyorum. Şekil olarak tamam, resimdekinin aynı. Ama uygulama tam olarak öyle olmuyor.


      Hırs bastı beni. Sırayla hepsini test edesim var. Oğuz'un odasında yer gök araba parkuru oldu. Odada adım atacak yer kalmadı. Böyle giderse arabalarla ilgili oyuncak tasarlamaya da başlayacağım.


      Heeh geldi işte 2012! Ne oldu? Dememiş miydim? Her şey aynı. ( Bu ara da Tanrıya şükür aynı ) En azından bizim evde. Hani cuma günü yazmıştım ya; '' Balayı çipimi taktım. '' diye. Sabah dönüş yolculuğumuz için limana girdik, bileti okeyletmek için bankoya gittikkkkk. Aaa o da ne; benim cüzdan dolayısıyla kimlik yok. Peki o an da ne oldu? Benim bünye '' Pıt '' diye atıvermesin mi çipi. Sevgi yumağı hal bıraktı yerini on yedi yıldır evli çift haline. Tıpkı saat onikiyi vurduğunda bozulan sihir gibi. Sihir bozuldu. İki gündür prensesler gibi el üstünde tutulan, isteği ikilettirilmeyen Özgür şu saat itibariyle; valizleri boşaltmış, yedirmiş, yıkamış, ödev - plastik tabaktan abajur yapmış, Erdo'da dahil herkesi yatırmış ve bitmiş durumda. İyi ki akşamüstü teyzemler uğradılar da sayelerinde, yılın ilk günün de adam gibi iki laf edecek fırsat bulduk. Mazallah ya edemeseydik? Bütün yıl oyuncak kurup, faliyet yapmak zorunda kalacaktık.


Devam arkadaşlar. Sabah kalkıp her ne yapmamız gerekiyorsa onu yapmaya devam. Ama sevgiyle, sabırla, hoşgörüyle...


'' Kötü Duygular Ömür Yıpratır, Güzel Duygular Sevgi Yaratır, Kötü İnsanlar Kapı Kapatır, İyi İnsanlar Her Zaman Kendini Aratır... '' MIŞ.



ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

13 Aralık 2011 Salı

KAYIP İLANI



Şu aklım, kaçıp gittiği yer her neresi ise başıma ne zaman gelecek? Dün gece 24.00 itibariyle gene kaçmıştır. Şayet benden önce bulan olursa: ” Hükümsüzdür! ”


  Sabah uyanıp yatağın içinde doğrulduğum an da bakışlarımın halıda bir noktaya takılı kaldığı halimden gün boyu sıyrılamadım. ( Meltem’e selam ) Öyle mal mal bakıp durdum. Dursam gene iyi, bir de anlıyormuş gibi dinledim insanları. Saat bu saat oldu hala tık yok. Gerçi bunca yıldır alışmış olmam gerekiyordu bu gel git hallerime ama… Şöyle ” Küçük Prens ” in ki gibi ufacık bir gezegenim olsa, kafaya da fanusu geçirsem diyorum.


 Yok, olmadı mı? O zaman beyni çıkar yerinden, koy makarna süzgecine salla. Üzerine yapışmış gereksiz ne varsa dökülsün. Benim ki bu kadar ağırlaşınca su kaynatıyor. Sonra da ara ki bulasın. Son durum raporumun sonuçları böyle işte sevgili blog okuyucuları.


Dip not: Şu çocuk kanallarında yayınlanan ‘’ Pepe ‘’ adlı çizgi filme de tahammül edemiyorum. Caillou'dan şikayet ettiğim dilimi ısırayım. Mumla arıyorum valla. Gerçi bizim ki ikisiyle de pek ilgilenmiyor(du). Takii ben büyük bir hata yaparak Pepe'yle aramda ki duygusal durumu Oğuz’a söyleyene kadar. O günden beri, sabahları en büyük eğlencesi; ‘’Pepe’’nin yayınladığı kanalı ve televizyonun sesini açtıktan sonra kumandayı saklamak. Sonra da ben kafamı oradan oraya vururken kahkahalar atarak beni izlemek. İşe gitmek için evden çıkarken ağzıma dolanmış olan sözler ‘’ Özgür Özgür yine ağlıyor. Özgür Özgür niye ağlıyor. ‘’ Hem de melodisiyle… Oynadığı halk oyunları, annesine hediye ettiği şarkı, dedesi ve ninesi zaten ayrı yazı konusu olur. Yok ya bana kesin bir fanus lazım. ( Eklenti dip notluktan çıktı gerçi ama idare edeceğiz artık. Durumum ortada!)


Hadi ben kaçtım. Bu saatten sonra; Belgin’le bir kaç kelam edip, iki satır kitap okumak beni anca keser. Aklınıza mukayyet olun. Sevgiyle kalın.


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


 

28 Kasım 2011 Pazartesi

HIRSIZ



    Son dönemde oğlum Oğuz'un (5) hırsızlarla kafayı tamamen bozmuş olması sebebiyle, sabah - akşam, soru cevap oynar olduk. Bu duruma paralel olarak; sitede ki güvenlik görevlilerini sıkı takibe aldı. Duyduğu her sesin nereden geldiğinden tam olarak emin olmak istiyor. Geceleri odasında uyumamak için türlü türlü bahaneler üretiyor. Kamera ve alarm düzeneğinin çalışma sistemini çözmesi de yakındır. Takıntısının başlaması ise bir kaç ay öncesine dayanıyor.

  Günlük sohbetlerimizden birinde konu geldi dayandı ejderhalara. Fakat hırsızlarla ne alakası var demeyin. Her zaman, konuşmaya başladığımız konuyla sonunda konuşuyor olduğumuz, beni şaşırtacak kadar alakasız olduğunda ben her türlüsüne hazırlıklıydım.

   Bu sefer durup dururken ''Bir ejderhayla karşılaşmak''  istemediğini söyledi. Ben de; bunun mümkün olmadığını, korkmamasını söyledim. Ve devam ettik:

''Neden anne?''

''Ejderhaların nesli tükendi çünkü.''

''Nesli tükenmek ne demek?''

''Çok uzun yıllar içinde bazı hayvan ve bitkilerin sayıları azalır. Sonunda da yok olurlar.''

''Yani şimdi yaşayan hiç ejderha yok mu?''

''Yok.''

Sessizlik...

''Hırsızlar?''

''Hırsızlar ne?'' İşte tam bu sırada, bir kaç gün önce seyrettiğimiz filmde ki bir sahnede, hırsızlık yapan birini ilk gördüğü an ve ben o adamın ne yaptığını ona anlatırken duyduğu şaşkınlığı geldi aklıma. Oğuz'un da aynı şeyi hatırladığı, daha sonrasında sormaya başladığı sorularla netleşti.

''Hırsızların nesli tükendi mi?''

''Hayır. Üzgünüm fakat hırsızların nesli tükenmedi.''

''Ne yapacağız peki?''

''Birbirimize göz-kulak olacağız. Yabancılara dikkat edeceğiz. Kapıyı yabancılara açmayacağız.''

''Bizim kapımıza gelirler mi?''

''Hayır. Güvenlik, siteye girmelerine izin vermez.''

''Heee. Yıllar geçince onların da nesli tükenecek mi?''

''Umarım.''

''Ben de umarım.''

  İşte aramızda geçen bu dialogdan beri bıkıp usanmadan hırsızlarla ilgili sorular soruyor. Ben de bıkarak ama mecburen cevaplıyorum. Verilen her açıklamanın ise yeni bir merak konusunun başlangıcı olması kaçınılmaz. Eklenen son merak edilenler:

- Tahta kurtları tükenir mi?( Her seferinde arkadaşım Feyza'yı sevgiyle anıyorum. )

- İnsanlar neden hayvanları kesiyorlar? Sonra tükendi diye üzülüp onları arıyorlar. O hayvanları hayvanat bahçelerine götürseler biz de özleyince gidip ziyaret etsek.

- Balıkçılar balıkların neslini tüketmeyemi çalışıyorlar? (Sezon açıldığından beri sabah erken saatlerde balıktan dönen motorları izleme keyfimiz bu soruyla anlam değiştirdi.)

    Çocuk yetiştirenler için klavuz olması gerektiğine olan inancım gittikçe güçleniyor. Şu piyasa da satılan modern anne-babalar için olanlardan bahsetmiyorum. Daha doğrusu onlar bizi kesecek gibi değiller. Ya da ben o kitaplarda bahsedilen ebeveynler kadar ''modern'' değilim. Modernlik bir kenara, normal olmadığım zaten kesindi de artık gidişat ta belirsiz. Bunlarla beraber bildiğim ve onlarla geçirdiğim her an olmasa bile inandığım tek bir şey var: ''Hayat çocuklarla çok güzel.''

    Herkese sağlık ve mutluluk dolu güzel bir hafta diliyorum. Kolay gelsin!


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

23 Kasım 2011 Çarşamba

BÜYÜMEYECEĞİZ

 

 

   ‘’ Başar’lar iki yıla kadar buraya taşınabilirlermiş anne.’’ dedi Öykü, şehir dışında yaşayan erkek arkadaşından bahsediyordu. Yeşim, unlamış olduğu balıkları bir bir içindeki yağ kızmış olan tavaya atıyordu. Günlerdir düşünüp duruyordu; kocasıyla on altı yıldır beraber yürürken ne kadar çok şeyi yollarda kaybetmiş olduklarını. On bir yaşında, ergenliğin başında olan kızına verdiği yanıtta dalıp gittiği düşüncelerinin içinden çıkıp geldi. 

‘’ İki yıl sonra siz çoktan ayrılmış olursunuz. Birbirinize de unutmuş.’’

‘’ Neden anne? ‘’

 ‘’ Büyüdükçe sıkılırsınız birbirinizden. İnsanlar büyüdükçe değişir, unuturlar Öykü.’’

‘’ Siz unuttunuz mu anne? ‘’

‘’ Senin, sizin gibi görüp, hissedebiliyor olmak için feda edebileceğim çok ama çok şey var, desem.’’

‘’ Nasıl yani…’’

‘’ Öykü’cüğüm maalesef hiçbir şey aynı kalmıyor.’’

     Sustu Öykü. Gözleri dolmuş ve içlerine bir sürü soru işareti yerleşmişti. Odasına gitti. Kapıyı kapattı.Başar’ı kaybetme ihtimali ilk defa aklına geliyordu. Hayatları boyunca beraber olacaklarına inanmışlardı. Oyun parkında kendisini bekleyenin hep Başar olmasını istiyor ve böyle olacağına inanıyordu. Sonra bilgisayar ekranının başına geçip Başar’ın çevirim içi olup olmadığını kontrol etti. Şükürler olsun oradaydı. Parmakları tuşlara dokundu ve yazmaya başladı. Mutfağa, annesinin yanına döndüğünde sorularına cevap bulmuş birinin kendinden emin ifadesi yerleşmişti yüzüne.

‘’ Anne söylemiş olduğun şeyi Başar’a söyledim. Ama biz hiç ayrılmayacağız bilmelisin.’’

‘’ Umarım tatlım. Peki nasıl bir çözüm buldunuz.’’

‘’ Büyümemeye karar verdik. Biz hiç büyümeyeceğiz.’’

     Salataya doğramak için eline almış olduğu yeşilliklere bakarken Öykü’nün vermiş olduğu yanıtla gözleri doldu Yeşim’in. Tüm çocukluklarıyla bulmuş oldukları çözümü duyunca ne yapmış olduğunun farkına vardı. Kızının sorusuna bunca büyük bir yanıt vermiş olduğu için pişman oldu. Ve zaten çok gerilerde kalmış olan masum, saf çocukluğunun ondan ne kadar uzaklaşmış olduğunun bir kere daha farkına vardı. Çaresizce özlediği çocukluğu çok uzaklarda kalmıştı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

2 Kasım 2011 Çarşamba

YAĞMURLU SABAHLAR

Sabah uyandığında ona ilk merhaba diyen yağmur olmuştu. Küçük bedenini yorganın altından çıkartmak istemiyordu. Annesinin uyanmış, kahvaltıyı hazırladıktan sonra odasına gelerek bu yorganın altından, sımsıcak kucaklayarak onu almasını beklemekten yorulmuş ve çoktan vazgeçmişti. Odada bekleyen soğukla yüzleşmek zorunda olduğunun bilincinde olarak kalktı yatağından. Başucunda duran sandalyenin üzerine geceden hazırlamış olduğu formasını giydi. Çantasını aldı eline. Yüzünü yıkamayacaktı bu sabah.

    Odasının her seferinde gıcırdayarak açılan kapısından koridora çıktığında evin henüz aydınlanmamış olduğunu gördü. Ayakkabılığın üzerinde duran, ısıtmayacak olsa da ıslanmasına engel olacak olan mavi yağmurluğu geçirdi üzerine. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken o küçücük elleriyle; evde yapayalnız hissetti kendini. Ardından tüm gücüyle çekerken sokak kapısını, tek amacı hala uyumakta olan annesini rahatsız edebilmekti. Büyüdüğünde her sabah o kucaklayıp alacaktı çocuğunu yatağından, ısıtacaktı nefesiyle, gülüşüyle. O yolcu edecekti okuluna. Özellikle bu sabah ki gibi yağmurlu sabahlarda.

    Hüzünlü oluyordu yağmur yağdığında. Bütün dünya ağlıyormuş gibi geliyordu. Düşüp dizini yaraladığı için, şeker istediği için, karnı aç olduğu için ya da annesi onu sevmediği için ağlıyordu dünya. Başka ne sebeple ağlanabilinirdi ki. Neyse ki o büyüdüğü zaman bütün yaraları sarabilecekti. Her şeyi düzeltecekti. Ayakkabılarından giren yağmur sularının ıslattığı çorapları yüzünden ağlamak isteyen çocukları da bulacak, avutacak, kurutacaktı. Ayağına ne kadar küçülmüş olurlarsa olsunlar giyseydi keşke siyah eski çizmelerini. Şimdi bunca ıslandığında pişman oldu giymediği için. Annesi -bakarız- demişti ama ne zaman onu söylememişti. Uyandırıp sorsa mıydı? Yok, yok. Annesinin odasına sinmiş, adlandıramadığı kokuyu duymaktan ya da uyanamamış, anlamaz bakışlarıyla karşılaşmaktansa ıslanmış çoraplarıyla okula gidiyor olmayı tercih ederdi. Etmişti de zaten.

Ne yapmıştı O annesine? Neden sevmiyordu O'nu?


    Çocukluğunun çok uzaklarda kaldığı bu sabahta yağmurlu bir sabaha uyandığında biliyordu ki; O bir şey yapmamıştı annesine. Ve annesinin asıl sevmediği O değildi. Yani O'nun bir suçu yoktu. Karanlık sabahlarda yalnız kalkarak, karnı aç olduğu için, çorapları ıslandığı için ağlayarak, yalnız kalarak bedel ödeyeceği hiç bir suçu yoktu. Ve bugün artık biliyor ki; dünya çok başka şeyler için ağlıyor. Onun yapabildiği ise yalnızca kendine ait küçük dünyasını aydınlık, güneşli tutmaya çalışmaktı. Gün gelip tüm dünya içinde güneşin doğacağı günleri hayal ederek. Kim bilir? Belki bir gün...

    Şimdi kalkıp kahvaltıyı hazırlamalı ve yatağında uyuyan çocuğunu güzel bir güne başlaması için öpüp koklayarak uyandırmalıydı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

7 Ağustos 2011 Pazar

MODERN VE ŞİRİN BİR CUMARTESİ



 

Dün akşam yapmış olduğumuz programa uyarak sabah ilk olarak İstanbul MODERN'e gittik. Steve McCurry'nin en son Kodachrome filmiyle deklanşörüne dokunuşlarından çıkan fotoğrafları görmek, tarihte yer alacak olaylardan bir tanesine daha tanıklık edebilmek için. Steve McCurry; 30 yıldır kullandığı filmin son 36 karesiyle farklı ülkelerdeki kentleri ve kişileri çekerek, bir dönemin kapanışına  ortak olmaya davet ediyordu.

        Şu fotoğraf çekme işini uzun zamandır düşünüyordum. Gerçi hepimizin gördüğü şeyleri fırçasının ucuyla tuvale, kaleminin ucuyla satırlara, notalarla melodilere, deklanşöre dokunuşuyla fotoğraflara hapsedebilenlerin hepsi için durum aynı bence. Yeni hikayeler ürettiklerine inanmıyorum. Benim inandığım; zaten yaşanıyor olanlara çok ama çok farklı bakıp görebilme yetenekleri olduğu.

        Biz bugün, yüzdeki bir çizginin üzerine düşen ışığı yakalayıp, hikayesini anlattırabilen, delici bakışı yakaldığı bir çift gözden çaresizliği hissettirebilen, buluşan ellerin açısını yakalayabilip aşkı anlatabilen bir adamın çekmiş olduğu fotoğrafları gördük.Ve hayran kaldık.



 



 



 



 

           Sergiye ev sahipliği yapan mekana gelince; İstanbul'u bütün güzellikleriyle gözler önüne serebilen bir noktada ve içine girdiğinizde uzun saatler çıkmak istemeyeceğiniz bir yer. Her koridor sizi bambaşka güzelliklerle, sanatın her türlüsüyle buluşturuyor. Eğer gün olurda yolunuz düşerse içindeki restauranta uğramadan çıkmayın derim, yemek yemeseniz bile balkonunda bir nefeslenin. Ufak çocuğunuzla gidecekseniz eğer; pusetinden indirmeyin. Dokunmak yasak uyarısıyla yanımıza gelen güvenlik görevlisi, kaşla göz arasında tırmandığı heykelin tepesinden, Oğuz'u indirmek zorunda kaldı. Restaurantta oturduğu sandalyeyle beraber yere kapaklanmasını yazıyor olmak istemezdim fakat; evet onuda becerdi. Tuvalet keşfi sırasında yaşadıklarımızı, çarpıp durduğu aynaları yazmayacağım. Ama dediğim gibi sakın ha çocukları pusetten indirmeyin.

2 Ağustos 2011 Salı

HOŞGELDİN ZEYNEP

     

     Üç yıl önce, günlerin birinin içinde, ofislerden bir tanesinde yaşanan tokalaşma, sonraki günlerde atılan bir kaç mail. Tam üç yıl sonra tekrar hatırlanmak üzere hafızalarının bir köşesinde saklanacak olan simalar...

      Zaman; gelir geçer ve Beyoğlu Tünel'de bir masada duruverir; etrafında tesadüfler sonucu biraraya gelenlerin oturduğu, üzerinde bir dergi ve içlerinden birisinin başında ki kovboy şapkası. Tesadüfleri seven aşkın, Berkan ve Seda'nın hayatlarına girişinin kısa özeti.

      Sonra mı? Hep seni beklemişim dedirten, tanıyormuşluk duyguları, kanatlanıp uçma halleri.

      Sonra mı? Berkan'ın kafasında kurup durduğu bütün evlilik teklifi planlarını alt üst eden, sevinç gözyaşlarıyla karşıladıkları; mucizenin haberi nin ardından ''yıldırım nikahı'' teklifi...

      Bu tekliften sonra içinde yoğun heyecanların, koşturmaca ve yeniliklerin olduğu zaman geldi geçti, 2011 yılının Ağustos ayının 2. günü, saat 02.07'yi  gösterdi.

      Hep yüreğinin sesini dinleyip, götürdüğü yerlere gitmiş,

      Beyaz güvercinler uçuruyorcasına konuşurken ellerini çok kullanan,

      Karşısındayken, gözlerinden kahkaha sesleri duyduğunuz,

      Sizi de tazeleyebilecek enerji yayan Seda'nın canında can bulan Zeynep, açtı gözlerini dünyaya.

      Hoşgeldi, sefalar getirdi...

O'nu sabırsızlıkla bekleyen; ananesi, babanesi, dedeleri, teyzesi, halasıyla, kocaman bir ailesi var. Bu kadar sevginin içinde, sağlık, huzur, mutlulukla geçecek uzun bir hayat diliyorum; Zeynep'e.

Mucizelerin var olduğuna olan inancımızı bir kere daha tazeledin.

      İyiki doğdun Zeynep!!!

      ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 

ÇOCUK KİTAPLARI

Kendime üstün hizmet madalyası vereceğim; nihayet uzun zamandır aklımda olan ve öteleyip durduğum, Oğuz'un kitaplarını ayıklama işinide bitirdiğim için. Şu okunacak kitapları önceden kontrol etme işi yavaş yavaş beni aşmaya başladı ki; Oğuz'a okunacaklar, Elf'in okuyacaklarını önceden kontrol et derken, benim başucumda biriken kitap sayısı, bütün kitapları alma isteği duyan birisi olarak giderek artmakta.

      Elif'e okumaya başladığım zaman, daha doğrusu O'na okuduğum masalları korkutucu bulunca, kullanılan kelimelerin yanlışlığının farkına varınca başladı, çocukların kitaplarını onlardan önce okuma alışkanlığım. Sonunda da; kelimelerin üzerlerini çizerek yerine kendimce doğru kelimeleri yazmam sonucu kısmen benim yazdığım masalları dinlemeye başladı çocuklarım. Tabi; Elf artık 13 yaşında olduğundan yalnızca yazarlarını araştırmak ve kitaplara üstünkörü göz atmakla yetinmek zorunda kalıyorum.

      Düşünün ki; o masallarda ki çoğu kahraman günümüzde korku filmlerinde karakter olup çıktılar. Abicim; bütün üvey anneler kötü kalpliler midir?, her kırmızı elme zehirli midir?, Bir saç nasıl öyle uzatılır ki benim başıma en büyük derdi açan bu; sürekli ''anne saçlarını rapunzel gibi uzatsana'' diyerek, uzayana kadarda elinden düşürmediği çarşafı kafama takmak isteyen dört yaşında bir velet yarattı.

       Ben de; içi: üzeri çizilmiş kelimelerle, ezbere yazılmış masallarla dolu tüm kitapları attım, evden. Bununla bitti mi zannediyorsunuz? Hayır...

      Denden (firarperest( http://denden01.blogspot.com/ )) adlı blog yazarı annenin tavsiyesiye ettiği kitaplardan bir kısmını aldım. İşte bunlardan üç tanesi:

       

KALEBOZAN KARLO


          Tatil öncesine denk gelmesi süperdi. Okuması oldukça keyifli, okurken gelen sorular daha gerçekçi, resimler ödüllü, orjinal. Ayvalık tatili süresince kumdan kale yapmaktan helak olurken; Karlo'nun kulaklarını çınlatıp durdum.














BORULARDAKİ AYI


Açıkcası bu kitapta; beni biraz ürküten bir hikaye anlatılıyor. Evlerin borularında gezinen bir ayı...İnanın bizim evde ki borulardan kafasını uzattığı rüya bile gördüm. Doğal olarak Oğuz'a da yalnızca bir kez okundu...













ISLIK ÇALABİLİR MİSİN JOHANNA?


İşte bu çok güzel olanlar arasında. Biz bu kitabı, iki geceye bölerek okuduk. İkinci gece kitabın son sayfasında Oğuz'un da benimde gözlerimiz dolmuştu. Ota b..a ağlayan benden olan çocuktan ne beklenir ki, hele bir de balık burcuysa!


      Sizleri sıkmamak için fazla uzatmayacağım. Fakat; bu dertten muzdarip olan birçok anne olduğunu bildiğim için yeni keşiflerimi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Haaa  sizlerde benim gibi, günlük rutinlerinizi içeren küçük masallarda yazabilirsiniz. Ara sıra buradanda paylaşırız, keyifli olur. Bizim kahramanızın adı ''Mavi Kuş''...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

28 Temmuz 2011 Perşembe

RANGO



 

Sakin ve sıradan bir hayat yaşayan;

     ''Kimim ben?- Hiç kimse'' sorularıyla kimlik arayışında olan bukalemun Rango kendini, çölün ortasında  asfalt yolla birbirinden ayrılmış vadinin kurak bölgesinde olan ''Toprak Kasabası''nda bulur. Kasabalılar Rango’yu beklemekte oldukları kurtarıcı olarak karşılayınca, rolünü oynamaya mecbur kalır ve giderek gerçek bir kahramana dönüşmeye başlar.

 



     

        Biz aileCEK izledik ve çok beğendik. Film bittiğinde Oğuz:

     '' Anne eğer biz suları boşa harcarsak hayvanlar mı ölür?'' Diye sorduysa düşünün ki nasıl bir nokta atışı.

      Gezegendeki gelecek üzerine yazılmış bir çok senaryonun gün gelip gerçek olacağına inanan ben ve karşımda yeni bir senaryo konusu: SUSUZLUK...Film de derki:

       ''Suyu kontrol edersen herşeyi kontrol edersin.''

        Ve film anlatır ki;

       . Su tükenince, yok olan umutlarla beraber nasıl bir kaos yaşanır.

       . Eğer büyük kuşu öldürürsen, her yeri yılanlar sarar.

       . Hiç kimse kendi kaderini terkedemez.

       . Herkesin hayatın içinde hırpalandığı anlar olacak.

Evet! Oğuz litrelik su şişesini komidinin, dolayısıyla komidinin üzerindeki, saat, telefon ve kitabın üzerine devirdiiii. Hadi; Özgür kaçar.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


 

17 Temmuz 2011 Pazar

AYVALIK - BADAVUT


Veeee Ayvalık...Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun da, neler görüp yaşadığımız hepimizin olsun:


     1) Bütün yaşlılar tonton, güleryüzlü olmuyorlarmış; her sabah saat 07.00'da kumsalda başladıkları, büyük bölümünde dedikodu olan sohpetler eden, çevrelerini sürekli eleştiren, yargılayan gözlerle izleyenlerini gördüm.

     2) Belediye ve yaşayan halkında yardımlarıyla bir kaç yıla kadar Ayvalık'ın da hakkından gelirler evelallah...Başkalarından her yıl çekilen çile olduğunu duyduğum ve şahit olduğum üzere; her yerde yol çalışmaları var. Feribottan indikten sonra çooook uzunca devam eden tek şerit yollar bir kenara şehir merkezide aynı durumda. Düzenlenmemiş olmaları sebebiyle kaos olan yol trafik, doldurulmayı bekleyen toprak yığınları ve bütün bunlar turistlerden, yazlıkçılardan kazanç elde edecek halkın yaşadığı bir yerleşim bölgesinde. 

     3) Meşhur Ayvalık pazarına gelince; imal edilen en kalın poşetler, pazar içinden geçen at arabaları, İstanbul sosyete pazarlarıyla denk fiyatlar. Fakat; tatilin en güzel anlarından biri; o pazarın kurulduğu daracık sokaklardan birisinde yer alan, karşısındaki fırında yeni çıkan sakızlı kurabiyeler elimizde  çay içtiğimiz kahvehanede geçirdiğimiz bir saat oldu.

     4) Sivri ve kara sinekler feciler. İlaçlamanın yapılıp yapılmadığını sormadım. Ancak cibinlikle gezmek istiyorsunuz desem sanırım yeterli olur.

     5) Yazlık yerleşim yerlerine renk ve kazanç katacak nedir; gece pazarları. Burada düzenlenmiş, düzgün bir pazar yeri yok. Bunun yerine; trafiğe kapatılmış olan sahil şeridinde, nereyi gezdirdiklerini anlayamadığım, sürekli korna çalan at arabaları var. Biz herşeye rağmen iki gece, orada uzun yıllardır hizmet veren, meşhur dondurmacıya gitmekten geri kalmadık. Tahminen tezgah altında para sayma makineleri vardır.

     Bütün bunlara rağmen sizin tatiliniz nasıl geçti diye soracak olursanız; Erdo'ya olan özlemim dışında süperdi. Elf en yakın arkadaşıyla eğlenmenin, Oğuz kumda oynayıp yüzmenin, ben arkadaşımla keyif etmenin dibine vurduk. Sertap'ın şarkısında söylediği gibi; kumsala yayıldık, güneşte damladı içimize.  Zaten çocukların keyfi yerinde olunca sorunda çıkmıyor.

    Kaldığımız Özak Hotel'in ( http://www.ozakhotel.com.tr/ ) sunduğu hizmetin, konumununda etkisi büyük tabiki. Otel denize sıfır olduğundan uyutma, uyuma, yemek yemek, yedirmek, odada birşeyler unutmuş olmak hiç sorun olmadı. Sağolsunlar sahip oldukları yıldız sayısının üzerinde hizmet verdiler, bir dediğimizi iki etmediler. Sorumlu Güner Hanım; gün içinde tüm yoğunluğuna rağmen çocukları bile takip ediyordu. Otelde en çok sohpet ettiğim çalışan sanırım Yasin olmuştur. Her gün, sabahın bir körü, şezlonglarımızı ayarlamak için kumsala indiğimde ilk gördüğüm o oluyordu. Gece boyunca kumsalda gitar eşliğinde eğlenen gençlerin  bıraktıkları çöpleri toplarken arkalarından verip veriştirmeyide ihmal etmedik. İnsanların aklımın almadığı davranışlarından biri olan çevreyi kirletmenin boyutuna böyle canlı canlı, elimde çöp poşetiyle tanıklık etmekte ayrı bir tecrübe oldu. Düşünün ki; önünde yol alan arabanın camında dışarıya çöp atan eli, aracı durdurup kırmak isteyen ben...

    Yalnız otelin yanında  bakkal olması beni yıktı. Çünkü; Oğuz'a para yetiştiremedim. O kadar ki; dönüşümüze bir gün kala, bakkala gitme talebine benden yanıt alamayınca, yan masada yemek yiyen, tanımadığımız bir bayana önce ''merhaba'' dedi, ardından çantasını gösterip ''Bu sizin mi?'' diye sordu veee bomba ''Bana para verebilirmisiniz?''. Alınmadık hiç bir ürün bırakmadık galiba, bügün açtığmız valizlerde o bakkaldan alınan, her ebat ve boyda topun yanında lüzumsuz bir dünya plastik oyuncak var.

    Bir de; deniz havasından olsa gerek çocukları bir türlü doyuramadık. Anneleri olarak bizde kusur kalmadık. Elindeki açma henüz bitmemişken dondurma seçmeleri yapıyor, mısırcıyı uzaktan görünce hayatlarında hiç mısır yememişcesine denizden atıveriyorlardı kendilerini. Yalnızca kumsalda tüm gün boyunca önümüzde arzı endam eden, midye dolmalardan yiyemedim; Nükhet tüm gün güneşin altındalar diyerek izin vermediği için.

    Burada tanıştığım ve iyi ki gelmişim dedirten iki kişi var ki; Nükhet'in kayınvalidesi ve kayınpederi. Yirmibeş yıl önce başlamış komşulukları, şimdilerde vazgeçilmez dostluklara dönüşmüş  olan site sakinleriyle yaşadıkları yazlık sitede bizi de ortak ettiler; içilen Türk kahvelerine, tarçınlı çaylara, edilen sohpetlere...O komşular arasında, tanıdıktan ve kağıt oynadıktan sonra,  çağırdığı kağıt gelen insanlarında yaşadığına şahit olduğum Figen Abla'da var. Yahu hatun ''şimdi gelir biterim'' diyor, kağıt geliyor ve bitiyor, inanamazsınız. Gerçi o gece masada oynanan elli bir değilde, Nükhet ve ben olduk. Bu işlerden hiç anlamayan, bu tür oyunlara karşı hırsı ve tecrübesi olmayan ikimizle oynadılar masada.

    Çekilen fotoğraflarla ölümsüzleştirdiğimiz, hatıralarımız arasında yerini alacak olan güzel bir beş gün oldu. Şükürler olsun ki; dönüş yolunda trafik oldukça rahattı ve evimize rahatlıkla ulaştık. Ardı arkası kesilmeyen; ''Anne geldik mi?'', ''Yaklaştık mı?'', ''Ne kadar kaldı?'' vb. sorular bozamadı kafamı, yolun sonunda Erdo olduğu için. Düşünmedende edemedim: hadi bende soran bir tane, Vilo'lar üç çocukla nasıl bitirebiliyorlarmış, o her yaz çıktığımız uzun araba yolculuklarını. Babamın sürekli tekrarladığı, o yaşlarda bizce hiç bir anlam ifade etmeyen ''kızım etrafınızı, doğayı seyredin, düşünmeyin siz ne kadar kaldığını...'' cümlelerinin benzerleri benim ağzımdan çıkınca tebessüm etmedende alamadım kendimi.

 

Kumdan kaleler





Sakızlı kurabiye ve çay keyfi





Dondurmacı




Arabada piknik


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL