yahu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yahu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2012 Salı

Vur patlasın çal oynasın



    ‘’ Seni seviyorum.’’ Yalnızca sevgi… İnsanları rahat bırakalım da bugün içi doluymuş, boşmuş demeden sevgi konuşsun, sevgi düşünsünler. Sevgilisiz geçen günlerinde sevgilisi olanlara gıcık olup kıskansınlar. Uzakta olan âşıklar bugün bir başka buruk olsunlar. İki kişiyi idare etmeye çalışanlar girecek delik arasınlar. Dargınlığı tesadüfen bu güne denk gelenler vahlansınlar. Yıllar sonra bile sevgili yerine konulmak isteyen evliler hediye beklesinler. Daha ne olacaksa olsun ama içinde yalnızca ‘’Sevgi’’ olsun. Aşktan olsun.

   Her sabah güne yeni bir tutuklanmayla uyandığımız, depremlerin olduğu, kadınların öldürüldüğü, çocukların tecavüze uğradığı günlerin sonunda bile dizileri konuşan bir toplum olmuşken… Geçen twitter da yazdığı gibi ‘’ Bilgisayar önce masa üstüne sonra dizüstüne şimdi cebimize girmiş ve birkaç yıla kalmaz neremize girecek bilmiyorken…’’ bırakalım da bugün sevgi konuşulsun, ‘’ Seni Seviyorum.’’ Densin. Kapitalist düzen deyip duruyoruz ya ‘’ Ulan her bir şeyi uğranı verdik, vermeye değer bulduk da bugün hediye almak mı bozacak bizleri. ‘’ Bir sap çiçekmiş, pırlantalarmış boş verin. Birbirleriyle konuşmayı unutmuş, yazmadan anlamayan anlatamayanların telefon mesajı yazan parmaklar bugün yalnızca sevgi sözcükleri için dokunsun tuşlara yahu.

    Nefes aldığımıza, adım attığımıza pişman hale getirilen bizler bunu bile çok görür olduk kendimize.

    Dünyanın çok büyük bir çoğunluğu M.Ö. dördüncü yüzyılda, AŞK sebebiyle iyi savaşmadıkları gerekçesiyle imparator tarafından evlenmelerinin yasaklanmış olduğu çiftleri evlendirmeye devam eden rahip St. Valentine’nin asılmış olduğu gün olduğunu bile umursamadan kutluyor sevgililer gününü. E biz ne yapacağız? Ruhuna Fatiha mı okuyacağız… Bokunu çıkarana kadar kutlansın bence. ( Akşam haberleri izlerken ‘’ Yuh ama bu kadarda olmaz.’’ Diyorken bulmam kendimi inşallah.)

    Bunları yazdığım şu sırada ocağın üzerine bir yandan çayı koymuş, diğer yandan haşlanmış yumurtaları ayıklamış, kahvaltı sofrasını hazırlamış olmam, bugün spora başlıyor oluşum, Erdo’nun tek kelime demeden işe gitmiş oluşu, sevgili yerine konulmak gibi bir beklentimin olmayışı, ama bir yanımla deliler gibi sevgili olmak isteyişim, hiçbirisi düşüncelerimi değiştirmiyor inanın. Vur patlasın çal oynasın.

    Herkes nasıl kutluyor, ne alıyor, nereye gidiyorsa gitsin ama yalnızca SEVGİ olsun. Sevgililer günü kutlu olsun. Bir de Özge’nin doğum günü kutlu olsun. İyi ki doğdun şekerim.

 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

9 Şubat 2012 Perşembe

DÜNYA MI YANIYOR







    Uykusuz geçen bir gecenin sabahından '' Günaydın ''

   Sabah işe gitmek için yola çıktığımda neler vardı aklımda yazacak, geceden kalma. Saat kaça kadardı bilmiyorum oturup Okan Bayülgen'in '' Çıplak Kral '' adlı programını izledim. Konuklar çıktıkça azar azar yok oldum, ümitsizliğim umutsuzluk oldu, pustum.  İlk konuk Ece Temelkuran’dı. O anlattıkça; - Bu ülkede ne olacak halimiz? O bile bu kadar yalnız, umutsuz kaldıysa biz ne olacağız? Daha ne kadar susup izleyeceğiz? Konuşan, konuşacakların hepsi ya öldü (?), ya hapiste, ya vazgeçti, ya da herkes umudunu yitirdi. İsyanımın kelimeleri Neyzen’in mısralarında  ( NEYZEN )…

   Ece Temelkuran’ın ardından Emrah Karaca ( Cem Karaca’nın oğlu ) ve Cahit Berkay konuşmaya başladılar. Ekranda Cem Karaca, Barış Manço beraber şarkı söylüyorlar. Ben ekran karşısında biraz daha sahipsiz! Kim kaldı yahu kim? Ve facebook durum raporuma yazdım ki:

'' ‎"Kral çıplak" diyebilecek kadar cesur insanların yaşadığı bir ülke hayal ediyorum. Daha doğrusu, söyledikten sonra özgür olabilecekleri bir ülke.’’ Hemen arkasından yıllardır hep böyle mücadelelerin içinde olduğunu bildiğim Şule Abla yazdı ki:

‘’ İnsanların artık canından endişe duyduğu bir ülke de yaşıyor olmak ve ''kral çıplak ‘’ diyememek insanın canını çok yakıyor! Keşke siz bu günleri yaşamasaydınız. Sizlere bu günleri yaşatmamak için inan ki çok çabalar harcadık… Hala da harcamaktayız ama bazen yolun sonuna geldiğimizi düşünüyorum… Ve bunu kendime bile itiraf etmekten korkuyorum.’’ 

   Demek yalnız değiliz ama neredeyiz. Nasıl bu kadar uyuşturulduk? Hafızamızı kaybettik, çaldılar? Nasıl bu kadar ayrı düştük, düşürüldük? Çok soru olduğunun farkındayım. Çok yakın zaman önce, yaşanan değişikliğin farkına acı bir şekilde tanık olunca daha doğrusu hep karşısında olduğum, dâhili olmamak için kendimce çok mücadele verdiğim şey hakkında yargılanınca böyle oldum. Gerçekten birbirimize baktığımızda neler görüyoruz bilemiyorum. Kimseye bakmamak mı çözüm? Bakın yeni bir soru daha.

  İşte böyle; uykudan önce depreşen, uykudan sonra hala benimle olan birçok soruyla yaşıyorum. Derken iş yerime gidip oraların kayak yapılabilinecek hale gelmiş olduğunu gördükten sonra arabadan inmeden tekrar yola koyulup geri dönüyordum, radyoda yukarıdaki parça çalmaya başladı. - Sözler ne alaka – diyenleriniz çıkabilir. Ama kimin umurunda arkadaşım. Melodiyle beraber sorular dinlenmeye çekildiler. Oh be! Böyle yaşanmaz arkadaşım. Valla en azından ben yaşayamam. Kafayı zaten zor yettirtiyorum. Bir zaman önce blog arkadaşım EBRU başka bir blog da yazılan yazıya yorum yapmıştı. Net hatırlamıyorum ama konu da ciddi bir şeydi galiba. Yazmış yazmış sonunda da ‘’ Tamam da akşam ne pişireceğiz sen onu söyle.’’ Diye sormuştu yazıyı yazan arkadaşa. Bu kadar dalınca soru işaretlerine aklıma hep bu geliyor. Günlük gerçekleri düşünmek çoğu zaman rahatlatıcı oluyor.

   Ben de müzik eşliğinde semtime geldim. Arabayı pastanenin önünde park ettim. Bilgisayarımı çantama koydum. Masanın birisine oturdum. Söyledim bir duble sade kahve. Taktım kulaklıkları. Gelen – giden, yiyen – içen, konuşan – susan… Dünyamı yanıyor? Yansın be… Ne haliniz varsa görün. Bugünlük ben de ne halim varsa göreyim. Hadi benden bu kadar. Sevgiyle...

                                            ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL