3 Nisan 2011 Pazar

BEN YOKKEN


Ey ağaçlar;


Sıkıca tutunun köklerinizle toprağa ki


Sizi yokedemesinler


Ben yokken çocuklarım, nefes alabilsinler.


Güneş;


Herşeye rağmen ısıtmaya devam et ki


Ben yokken çocuklarım, üşümesinler.


Ay;


Geceleri aydınlatmaya devam et ki


Ben yokken çocuklarım, yollarını kaybetmesinler.


Yağmur;


Öyle bir yağ ki


Ben yokken çocuklarımı yıka benim yerime.


Ey iyi insanlar;


Yakalarınıza çiçekler takın ki


Ben yokken çocuklarım yalnız hissetmesinler.


Melekler;


Bütün çocuklar gibi benim çocuklarımıda koruyup kollayım


Ben yokken...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

2 Nisan 2011 Cumartesi

tahlil sonuçlarını beklerken Erdo'ya mail

Aşk günaydın. Bir süredir adlandıramadığım, anlamlandıramadığım bir hüzün var içimde; çevremde hiç kimseyle ilgili olmayan. Dönem dönem yaşıyorum böyle garip inişler çıkışlar biliyorsun. Fakat; bu sefer ki sanıyorum içine sağlıkla ilgili endişeler girince daha bir sarsıcı oldu, benim için. Gün içindeki bütün hayallerimde senin omuzlarında yatmayı, nefesine nefes olmayı, tenine dokunmayı hayal ediyor olduğum halde biraraya gelince bir ateş topu, sıkışıyor kalbime. Seninde içinde olduğun bir yalnızlık istiyorum, sanki. Kimseler konuşmasın, dokunmasın, sesler sussun, dünya dursun adeta. Yaşadığım herşeyin hissettirdiği tüm gel gitleri böyle sarsıcı ve derin yaşıyor olmakta  benim tercihim. Daha bi derinleşiyormuşum gibi hissediyorum. Mesela şu an evde kimse olmasın ve çığlık atarak ağlayabileyim istiyorum. Yatağımızda oturuyorum; evde yalnız senin olmanı ve s.....bilmeyi istiyorum. İşte aklımda sürekli böyle garip şeyler kovalıyor birbirini Aşk. Ara ara sana hiç bir anlam ifade etmeyen bakışlarım, sözlerim, suskunluğumun sebepleri kimseye anlatamadığım anlatsam bile anlaşılamayacağına inandığım şeyler var içimde. Gün içinde bazı anlar kendimi ölüme o kadar yakın hissediyorum ki (korktuğumdan ya da tahlil sonuçlarından falan değil) dibine kadar, insan öleceğini öğrendiğinde ne hisseder, iliklerime kadar hissedebilmek için. Sadece biraz sabret lütfen bu buhranlı dönemimde önceki zamanlardaki gibi geçecek. Bu seferki biraz sert oldu biliyorum. Ama seni ne kadar sevdiğimide bildiğini biliyorum. Akşama görüşürüz. Bu arada akşam annenlere benim için bir mazeret uydurabilirmisin lütfen. Ben şimdi hazırlanıp çıkıyorum; Özlem' i görüşme için götüreceğim, oradan da ofise geçeceğim. Akşam dönerken market alışverişinide ben yaparım. Beyaz peyniri sen almayı tercih edersen ara da ikimiz birden almayalım. byeKırmızı dudaklar

30 Mart 2011 Çarşamba

SAVAŞ VE ÇOCUKLAR


     Kapitalist düzenin pençesinde, savaşın içinde yaşanan hayatlar.Büyük Orta Doğu Projesi neydi şimdi anlaşıldı. Bir ateş topu olup çıktı, Ortadoğu. Bu domino taşının ilk hamlasi için parmağını oynatanlar KİMLER? Kurtarıcı rolünde bölgeye girenler KİMLER? Asıl üzüntü verici olansa; bu kadar ülke var; Müslüman Kardeş diye geçinen. Bir araya gelip tek güç olamadılar.  Ve  dünyanın kurtarıcısı tekrar sahnede Amerika...


 


    Gözlerini iktidar ve para hırsı bürümüş olan liderleri gördükçe insanlık adına utanç duyuyorum. Varoluş sebeplerini unutmuş, insanlıktan çıkmışlar. Bir lider nasıl olurda halkının bunları yaşamasına izin verebilir, aklım almıyor. Beynimi kemirense tek bir fotoğraf var. Bomba sesleri, çığlıklar, kan, vahşet içinde çocuklarını korumaya çalışan anneler. Ruhlarını ve geleceklerini kaybeden çocuklar. Düşünsenize çocukluklarına dair hatırlayacakları, asla silinemeyecek sesleri, görüntüleri. Bir savaşta çocuklar nasıl taraf olabilirler ki? Kendilerini koruyamayan, kolay hedefler.


     Çocuklarıma izlettirmeyi bırakın ben bile izleyemiyorum  haberlerde ki görüntüleri...Çünkü; bir anda sığınaktaki anne oluveriyorum. Bana güvenen çocuğumun tanıklık etmek zorunda kalacağı çaresizliğim, korkularım sıkıştırıyor yüreğimi.


      Çocukların uğrunda savaşacakları tek şey şeker olmalı. Çocukların kirlenmemiş daha doğrusu kirletilmemiş beyinleri, bu olup biteni nasıl anlayabilir ki? Bu savaşlar onların savaşları değiller.


       Çocukların hayallerine, oyunlarına, düşmanı sokan, istemeden büyümelerine sebep olan gözü kararmış bütün güçlere lanet olsun. Gözlerinden kan kırmızısı , kulaklarından çığlık seslerinin silinmemesini diliyorum.
 Diliyorum ki savaşın içindeki bütün çocukları melekler korusun. Gözlerine muhteşem masallar, kulaklarına eşsiz melodiler fısıldasınlar. Yeryüzünde yaşayan bütün kadın ve çocukların dualarını kattıkları nefeslerini onlara taşısınlar.


        Savaşların son bulduğu, yaşanabilir bir dünya hayali kurmaya devam edelim. Ellerimiz birgün birleşecek emin olun.
 

                                                ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

29 Mart 2011 Salı

BOLT GELDİ HOŞGELDİ


 


Şu an yaşadığımız eve taşınma planlarının arasına, belki de ilk    sırasına, köpek alma fikri gelip oturmuştu, bile. Kelimenin tam anlamıyla kanımın son damlasına kadar mücadele ettim alınmaması için. Çünkü; benim için köpek ya da beslenecek herhangi bir hayvan; özenle bakılması gereken bir emanet, eklenen  sorumluluklar,  yeni bir ilişki demekti. Otuzlu yaşların başından itibaren yeni ilişkilere sıcak bakmamaya daha doğrusu tanıma, alışma, anlama safhalarına gücü kalmamaya başlamış biri için zor bir karardı. Ama bu kadar derinine inerek içimdekileri döksem Erdo ne derdi acaba? İnce hesap plan adamı olmadığı için...


Anlaşılacağı üzere, eniştenin de desteğiyle bir sabah hayatımıza girdi, Bolt. Uzun yoldan; Bursa'da bir çiftlikten gelmişti. Ufacık, muhtaç, çaresiz ve hastaydı. Veteriner hekimin teşhisi ''çiftlik hastalığı'' kapmış olduğuydu. Hemen agumentin antibiyotikler, damlalar, haplar; tedavi başladı. Ben demiştim demek istemiyordum ama demiştim.

Kulübesi; Bolt gelmeden çok önce gelmişti. İlk gece sabahı sabah ettik tahmin edersiniz. Elif bir türlü uyumaz, Oğuz ilk günden kıskançlık krizlerinde kucağımdan inmez, Erdo'nun eli ayağına dolanmış...Neyse bir yerlerde okumuştum, annelerinin kokusuyla uyumaya alışık olduklarından kulübeye üzerine vücut kokusu sinmiş giyisi konulmasını tavsiye ediyorlardı. Bebeklerde de yataklarına alıştırma döneminde; annenin tişörtünü sereriz ya yatağına, o hesap. Benim bir tişörtümü yaydık altına, sabaha kadar nöbet tuttuk kapının önünde.


Uzak ve ilgisiz durmaya çalışıyordum ama bir de bana sorun. Geceleri gizli gizli kalkıp kontrol ediyordum. Kısa zamanda kendini toparladı ve alıştı. Hem de bahçedeki klima ve aydınlatma kablolarına, çam ağaçlarına, benim gözüm gibi baktığım sarmaşık gülüme tabiki bahçedeki terliklere maksimum zararı verebilecek kadar...Tamamen kontrolden çıktı. Evvelallah elbirliğiyle şımartabileceğimiz kadar şımartmıştık. Bolt artık kontrolden çıkmıştı.


Havalar soğuyunca sabahları kalkıp beslemek, ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gezdirmek, rutini akşam işten gelincede tekrarlıyor olmak Erdo'ya zor gelmeye başladı. Köpek alınmasını en çok isteyen Elif Hanım yok ortalıklarda, enişte desen evinde keyfinde, kaldı hepsi bizimkinin başına.Söylemek istemiyorum ama ''ben demiştim''. Hayvan sevgisi ayrı bakmak ayrı çünkü. Şimdi eğitimde; Bolt. Bakalım döndüğünde neler olacak? Laf aramızda çok özledim.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


27 Mart 2011 Pazar

MOR ÇATILAR



Bazen en kolay kaçışı kendini kandırarak bulur insan. Aslında yaşadığı şeyin, daha doğrusu maruz kaldığı şeyin o kadar farkındadır ki... Psikolojik şiddet... Bir çok kadın ve de çocuk yaşıyor. Çocuklar, ergenlik çağına gelip, kendilerini bilene kadar neler olup bittiğinin farkında olmuyorlar. Önlerindeki  rol-model tektir çünkü. Kıyaslama yapacak yaşa ya da imkanlara sahip olduklarında anlayabiliyorlar onlara karşı davranış, söylem şeklinin yanlış olduğunu. Herbiride farklı farklı yaralar alıyorlar; bütün hayatlarını etkileyen.

Ama kadınların büyük çoğunluğu farkındalar. Bu cinsel ve duygusal ilişkide yaşanan pasif, boyun eğen taraf olma durumuna son verecek çözüm kimi zaman o kadar uzak ya da imkansız geliyorlar ki. Herkes kendince bir kılıfa uyduruveriyor. Böylece kendi kendini kandırma başlamış oluyor. Genelde  söylenen ''iyi tarafları o kadar ağır basıyor ki, kötü yanlarını kapatıyor''. Kötü yanların en hafif olanları aşağılama, küfür, ilgisizlik, bencilliğin uç noktaları... Bunlar kendi aralarında da farklı biçimlerde olabiliyor. Hele bencilliğin öyle uç noktalarda olanlarına şahit oldum ki, inanamadım. Hatta aklın alamayacağını söyleyim; bu davranışlara maruz kalmak; üstüne üstlük sebep olmuş olmakla suçlanmak. Yani; haketmiş olmakla. Düşünün ki o kadar şişmiş bir ego var karşınızda. Demezler mi adama ''Sen kimsin nesin kardeşim? Bu ne cüret. Orada bi dur bakalım.''

Eskiden; o adamlara karşı feci bir öfke dalgası yükselirdi içimde. Şimdi mi? Hayır birşey hissetmiyorum. Anladığım kadarıyla; zamanla herşey öylesine kemikleşmiş oluyor ki;  alan memnun satan memnun durumuna geliniyor. Hani aldatma içinde derler ya bir kere affettin mi, tamam tekrarı mutlaka olur diye. Küfürü de, aşağılanmayı da bir kere kabul ettiler mi,  dozu gittikçe artıyor.

Erkekler egoları yükseldikçe kendi ruh durumuna hizmet edecek bir hediye olarak görmeye başlıyor kadını. Bunu hakedecek ne yapıyorum ya da yapmalıyıma hiç kafa yormuyor bile. Ben sevginin ya da paylaşımın hiçbir türünün (çocuk sevgisi hariç) emeksiz ve tek taraflı olamayacağına inananlardan olduğum için anlayamıyorum. Adam eve gelir ağzını lütfen açar. Açtığında da hayırlı bir laf çıkmaz. Evde genel ya da çocuklara karşı sorumluluklar konusunda paylaşım söz konusu bile olamaz. Geçimi sağlayanın kim olduğundan söz etmiyorum. Çünkü; eğer karakterinde varsa evde herkes çalışıyor da olsa birşey değişmiyor, yapacağını yapıyor, söylüyorlar. Tüm dünya evin erkeğinin etrafında dönüyor ya...

Yaşayan bilir diyenleriniz vardır. Çok haklısınız. Maddi manevi destek olabilecek bir aile, gölgesine sığınılabilecek sosyal güvence olmayınca. Büyüme çağında ki çocuklar, yalnızlık korkusu, alışkanlıklar da olunca herşey çok ama çok zorlaşıyordur. Ama; ben bu gidişe sadece içindeki sesi dinleyerek ve birkaç  dostunun manevi desteğiyle kendine yepyeni hayat kurmuş kadınları da çok gördüm. Bıçağın kemiğe dayandığı o anlardan birinde karar verdiklerini söylediler. O andan sonra da hiçbirşey, hiç kimse döndüremedi onları yollarından. Karı ve kocanın taraf olduğu iç savaşa son verebildiler.

Bu yaşamımızda hiç kimse hiçbir güç kaybedilen sağlığı, zamanı, gençliği  bize geri veremez. Zaman zamanda olsa kendimizle başbaşa kalarak bunu hatırlamakta yarar var diye düşünüyorum. Sevgiyle kalın.

     ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL



26 Mart 2011 Cumartesi

BİLGİSAYAR OYUNLARIIIIIIII



   Hemen hemen her akşam, iş dönüşü yaşadığımız bir rutin var. Oğlum Oğuz'la ortalama yarım saat kadar bilgisayar oyunu oynamak. Babasına ''hoşgeldin'' demesiyle sürecin başladığını  küçücük kafası o kadar kanıksamış ki; gün içinde her '' Hoşgeldin '' dediğinde bilgisayar oynamaya  başlayacağımızı zannediyor. Geçen sabah babasını '' Hoşgeldin baba '' diyerek uyandırdı, elinde bilgisayarla...

  Neyse; bu oyunların çocuklara ne gibi faydaları olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama ben kendi zekamdan şüphe eder duruma geldim. Bu zeka ve beceri kategorilerindeki oyunları kaç yaşındaki çocuklar oynuyorlar allah aşkına? Bazı oyuncaklardan söz etmiyorum bile. Geçen Vilo (anneannesi) bir robot hediye etti. Oyuncağın kutusunun üzerinde  5 yaş için yazıyordu, biri 35 ve biri 40 yaşında iki kişi oturduk başına; çözebilene aşkolsun. En sonunda çekildim bi köşeye hakkından geldim ama tekrar bozup yapmaya cesaretimiz yok.

   Bilgisayar oyunlarına gelince; kaç kere hırs yapıp çocuklar uyuduktan sonra devam edeyim dedim. Sonunda pes ettim. Bir kere insan ne kadar zaman geçirebilir ki bu deli makinesinin başında? Çocukcağız da anlamış olacak ki halimi; debelenmeye başladığım an '' Boşver anne başka oyun deneyelim '' diyor. En nihayetinde becerebildiğimiz bir kaç oyun belirledik, onları oynuyoruz. Onlar da yabana atılacak oyunlar değil, yanlış anlamayın...

   Anlaşılacağı üzere Oğuz boyama, puzle gibi oyunları sevmiyor, maalesef. Beni oturtuyor bilgisayarın başına alengirli ne varsa onları seçtirip mücadelemi izliyor. Hah bak almış eline yine  bilgisayarı geliyor... Hadi bana kolay gelsin!!!

                                              ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

25 Mart 2011 Cuma

BİLGİSAR OYUNLARI


  Hemen hemen her akşam, iş dönüşü yaşadığımız bir rutin var. Oğlum Oğuz'la ortalama yarım saat kadar bilgisayar oyunu oynamak. Babasına ''hoşgeldin'' demesiyle sürecin başladığını  küçücük kafası o kadar kanıksamış ki; gün içinde her hoşgeldin dediğinde mutlu anın  başlayacağını zannediyor. Geçen sabah babasını ''hoşgeldin baba'' diyerek uyandırdı, elinde bilgisayarla...

      Neyse; bu oyunların çocuklara ne gibi faydaları olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama ben kendi zekamdan şüphe eder duruma geldim. Bu zeka ve beceri kategorilerindeki oyunları kaç yaşındaki çocuklar oynuyorlar allah aşkına? Bazı oyuncaklardan söz etmiyorum bile. Geçen Vilo (anneannesi) bir robot hediye etti. Oyuncak kılavuzunda  5 yaş için yazıyordu, biri 35 ve biri 40 yaşında iki kişi oturduk başına; çözebilene aşkolsun. En sonunda çekildim bi köşeye hakkından geldim ama tekrar bozup yapmaya cesaretimiz yok.

      Bilgisayar oyunlarına gelince; kaç kere hırs yapıp çocuklar uyuduktan sonra devam edeyim dedim. Sonunda pes ettim. Bir kere insan ne kadar zaman geçirebilir ki bu deli makinesinin başında? Çocukcağız da anlamış olacak ki halimi; debelenmeye başladığım an ''boşver anne başka oyun deneyelim'' diyor. En nihayetinde becerebildiğimiz bir kaç oyun belirledik onları oynuyoruz. Onlar da yabana atılacak oyunlar değil, yanlış anlamayın...

       Anlaşılacağı üzere Oğuz boyama, puzle gibi oyunları sevmiyor, maalesef. Beni oturtuyor bilgisayarın başına alengirli ne varsa onları seçtirip mücadelemi izliyor. Hah bak almış eline yine  bilgisayarı, geliyor... Hadi bana kolay gelsin!!!