22 Eylül 2011 Perşembe

KAFA NEREYE BEN ORAYA


Zaman zaman düşünüyorum da aklım almıyor. Sonra da bu felsefeyle uğraşanların yüzüp yüzüp sonunda kalakaldıkları bir damla suda boğuluyor olmalarını, insanoğlunun işi tembelliğe vurup felsefeden vazgeçerek sonlarına daha hızlı ve yoz bir şekilde gidişlerini anlayabiliyorum. Yaşam gerçekten çok karmaşık...


  Hayat tek bir beden ve ruhla yaptığımız bir ekip çalışmasıysa; bu beden, sürekli değişen ruh hallerimize nasıl ayak uydurabiliyor? En azından benimkinin durumu hayli zor. O kadar ani inişler çıkışlar yaşıyor ki zavallı. Coşkuyla çığlıklar atan yüreğim, bir bakıyorsunuz bir anda karamsarlığın diplerinde. Gözyaşlarıyla dinlediğim şarkının hemen ardından dinlediğim bir başkasıyla, elde mendil halay moduna geçebiliyorum. Damarlarda akan kanın sürekli değişen hızı, inip çıkan tansiyon...Sabah neşe içinde cik cik güne merhaba demiş Özgür; bir bakmışım gece yatarken bir daha hiç çözülmeyeceğini sandığı, dudaklarına vurduğu mühürle yatağa girmiş.


Ne yapsın bu beden? Nabza göre hormon, kan...


   Geçen gün işten dönüyorum; cd çalarda Erdo'nun son aldığı albüm çalıyor. Melodiler eşliğinde; ben Paris sokaklarında arzı-endam ediyorum. Omuzlarıma minicik bir hırka almışım, alta geçirmişim bir kalem etek, ayakta sivri topuklular, elde ufak bir çanta, gözlerle siyah gözlükler...Tabi hayal bu ya; ben takribi 45, maksimum 50 kilo civarındayım. Tutturmuşum bir melodi Şanzelize'de geziniyorum. Kan akışı normal, mutluluk hormonu akıyor kanalların her birinden. Şarkılar eşliğinde yaptığım gezinti; 25 dakika kadar sürdü.


   Derken; evin önünde arabayı park ettim. Beni karşılamak için kapıyı açan Oğuz'un: ''Anne bana ne aldın?'' sorusu, bir tokat gibi indi hayallerimin üzerine ve ben cumburloppppp gerçek hayattayım. Müzik aniden kesiliverdi, topuklular çıkıp parmak araları geçirildi ayaklara, kalem eteğin yerini aldı bir şort! İşte ne yapsın şimdi bu beden, herşey tepe taklak.


  ''Nereden geldik?'' - '' Nereye, hangi yoldan gidiyoruz?'' - ''Tanrı var mı? Yok mu?'' - ''Kader var mı?''- ''Akıllı bir hayvan olarak mı yoksa aklı olmayan bir hayvan olarak mı yaşamak daha zor?'' - ''Dünyanın sonu gelecek mi?'' - ............''Bir ruha, durmadan binbir düşünce dolanan kafalara; bir beden yeter mi?'' Bak şimdi bu satırları yazarken aklıma gelene; acaba Elif yatarken diş lastiklerini takmış mıydı?


   İşimiz zor çok zor millet. Ekip kabul ederek beden ve ruhumuza iyi bakıp, beslemeliyiz. Yoksa mazallah tık!


Sevgiler...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Tahminen siz bu satırları okurken ben, Paris'e gitmek üzere uçakta olacağım. Evren bu ya; ben bu yazıyı yazalı 20 - 25 gün olmuştur. O günden beri arkadaşımdan aldığım teklif, karşıma çıkan şarkılar, okuduğum kitap, izlediğim filmler, hepsi bir şekilde Paris'le ilintiliydi. Yani '' kafa nereye ben oraya ''... Pazar akşamına kadar bloğuma iyi bakın, ilginizi eksik etmeyin.

21 Eylül 2011 Çarşamba

OKULDA İLK GÜN


Dün, milyonlarca öğrenciyle birlikte, uzun süre ara verdikten sonra kız kardeşim içinde okulun ilk günüydü. Sabah okulda görev yapan diğer öğretmen ve öğrencilerle tanışacak olan Özlem'di fakat bana ne oluyordu? Gelde söz geçir işte, hiç durmadan çalışan kafaya. Gece uykuya dalarken içinde garip bir heyecan...


Sabah uyandım; ne giymiştir acaba! Derken; o saatten sonra ben oldum Özlem. Arabaya bindiğimde ne çalan müziği duyabiliyor, ne de önümdeki görüntüleri net algılayabiliyordum. Neredeyse; heyecanlı olduğumda her zaman bulanan gözlerim okula varana kadar açılamadı. Yol boyunca bir tarafım; okula ilk defa giden bir çocuğunki gibi heyecanlı, sus pus. Bir yanımsa öğrenciler karşısında ne diyeceğini, nereden başlayacağını bilememezlikle gelecek olan ani ağlama isteğini bastırmaya çalışıyor. Dört yıldır çocuğumu bırakıp ayrıldığım okul bahçeleri oldu. Bu defa koşarak kaçmak istiyorum, göreve başlayacağım okul bahçesinden. Bu duygular içinde allak bullakken beni karşılayan okul müdürüyle sınıfa gidiyorum. Aman Allahım; ufacıklar, merakla bana bakan gözler...Şimdi şuracıkta çöksen sandalyeye başlasam ağlamaya. Desem ki: '' Korkuyorum. Biliyorum yarın geçmiş olacak ama bugün çok korkuyorum çocuklar. Bugün ilk gün. Keşke annem getirmiş olsaydı da bekliyor olsaydı beni okul bahçesinde.''. Derken; içlerineden biri kalkıp gelse yanıma dese ki: '' Herşey çok güzel olacak.''. Hatırlatsa bana uzun zamandır içimde biriktirmiş olduğum sevgiyi, bilgiyi, sabrı...


Bu düşüncelere dalmışken baktım ki kendi iş yerimdeyim. Evetttt! O ufacık, meraklı gözlerin karşısında değil, masamda bilgisayarımın başında ve güvendeyim.


Daha bitmedi: akşam Özlem'le yaptığımız telefon konuşmasında; bunların hiç birini yaşamadığını, sanki daha dün dersten çıkmışcasına rahat olduğunu öğrendim. Anlayacağınız o ki; ben kendi kendime dünden beri boşu boşuna sarıp durmuşum düşünceleri kafamda...


Herşey daha güzel olacak. Nice güzel başlangıç, nice güzel ilk lere...


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

20 Eylül 2011 Salı

VARLIĞIMIN SEBEBİ


güneşsiz günlerde mi varmış
ayın kuvveti miymiş
yoksa yine mi sen
bilemem ama
sen kendimi bulduğum dişi bir ayna
sen gözyaşlarımdaki acıyı unutturdun bana

acı sen varken ürkek bir kedi
yokluğun faciam olur gitme kal varlığımın sebebi




Birbirimize ''can dostum'' dediklerimiz vardır demiştim ya...İşte; yağmur, çamur, iyi, kötü demeden yanımda, arkamda, önümde değil yanımda olan ''can dostum'' Belgin yollamış bu satırları, ilk göz ağrım, yaşama sebebim Elif ve benim fotoğrafım üzerine. Ben yüreğime yazdım yetmedi, sizlerle de paylaşmak istedim.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

19 Eylül 2011 Pazartesi

ÇİLEK REÇELİ


  

Dolanıp duruyorum sokaklarda; para çekebileceğim bir bankamatik arıyorum. Diğer yandan da karnım nasıl aç; gözümün önünde dönüyor bir simit, ayran. Ne çok severim şu simidi, her defasında susamdan midem ekşisede açlığımın güzel hayalidir simit. Ama sokak simidi olacak; incecik, gevrek, tezgaha gelene dek üzerine muhakkak bir yerlerden toz konmuş olan cinsinden. Gittiğim pazarlarda da gözlerim önce simitçiyi arar.

  Sokağın birinin köşesinde heybetli bir çınar ağacı gölgesi olan bir esnaf lokantası çarptı gözüme. Hani en güzel mercimek çorbasını, en diri pilavı yiyebileceğiniz esnaf lokantaları vardır ya…Hiç tereddüt etmeden, aradığım bankamatiği falan unutup park ediverdim arabayı, hemen önüne. Çınar gölgesindeki masalardan birinin sandalyesini çekmeden dikiliverdim; öğle vakti gelecek olan müşterilerini bekleyen, dumanı üzerinde yemeklerin dizili olduğu tezgahın önüne. Bir kase mercimek çorbası, bir tabak pilav üstü kuru, bir porsiyonda kemalpaşa tatlısıyla birlikte çatal, kaşığımı aldıktan sonra geçip oturdum masaya.

  Üniversitedeye giderken tanışmıştım esnaf lokantalarıyla. Ve o zaman öğrenmiştim az çorba, az pilavın ne demek olduğunu, yarı parasını ödeyerek yarım porsiyon yemek yenebildiğini. Öğrenene kadar geçen sürede almış olduğum her tam porsiyon yemek için utanmıştım, her nedense. Ondan sonradır zaten girdiğin her yeni topluluğu önce gözlemliyor oluşum. Sonra da uydu uydu, uymadı bana eyvallah çekmem.

Bir süre yurtta sonra da dört kız paylaştığımız bir evde kalmaya başladım. Dört kız bazen beş- altı,,,Bazı geceler karnı aç olanlar, bitirme projesi hazılayanlar, aşktan mecnuna dönmüş akıl arayanlarla dolup taşan, alt katında ki yoğurt imalathanesinden çıkan karafatmaların eksik olmadığı ev. Banyosunda leğen içinde çamaşır yıkadığımız, mutfağında yapa boza yemekler pişirdiğimiz, çokça kavgalar edip kahkalarımızla inlettiğimiz ev. Haftanın ziyafet çekilen günü, Pazar günüydü. Haftasonu eve gitmiş olanların getirdikleri; zaman kaybetmeden salonun orta yerine serilip yeniverirdi. Aç kaldığımız çok zamanlarda hatırlıyorum; Aslı’yla oturup bir çay tabağına koyup ekmek banarak yediğimiz çilek reçeli tadını hayatım boyunca alamam , eminim.

Bir de her hafta gittiğimiz dinletiden dönerken uğradığımız börekçide kalan son paramızı harcadığımız için eve yürüyerek döndüğümüz geceler var. Öyle soğuk olurdu ki; damarlarımızda dolanan alkol bile yetmezdi, bizi o ayazda ısıtmaya.

Hepimiz ayrı ayrı insanlardık; birbirine hiç benzemeyen tüm insanlar gibi. Derya vardı mesela; evin diktatörü. Masaya elini vurup bir kalkışı vardı ki; söylenecek son sözü söylemiş kabul ederdi kendisini. Şimdi, bunca yıl sonra karşılacak olsam Derya’yla özür dilemek istediğim şeyler aklımda, nicedir. Gerçi özür değilde; damarlarımda akan kan durulup, delikanlılık geçtikten sonra daha iyi anlayabildiğimi kendimi, onu…Evet, evet ‘’Derya, seni şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum’’ diyebilmek isterdim. ‘’Şimdi yaşanıyor olsa, demli çay eşliğinde ettiğimiz sohbetlerimiz, kahkahalarımız daha çok, daha şen olurdu’’ diyebilmek.

Zamanın birinde, bir yerlerde, bir köşebaşında mesela; karşıma çıkmasını dilediğim çok insan var. Hayır; özür dilemek için değil. Daha sıkı sarılmak, gözlerine daha dikkatli bakmak, daha çok dinlemek, sevdiğimi daha fazla söylemek için.

 

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

BAĞIMLILIKLAR & YASAKLAR



    Yasak ve engellemelerin yaşamlara neler getirip götürdükleri arasında, arada kalmama sebep olan çok fazla yaşanmışlık çıkar oldu karşıma. Bir o yanım, bir diğer yanımın sesi yükseliyor.

   Konulan yasaklar sonucunda; kırılması gereken şifreler, torbalardan çekilen yasaklı maddeler, kilitli kapılar ardında kurulan tezgahlar artıyor, artacak MI? Kumarhaneler kapatılalı uzun yıllar oldu? İnternetle filtre uygulaması, malum. Gizliden gizliye, mahalle baskısı cinsinden alkol tüketimi kısıtlama ve kontrolleri...Sanata uygulanan sansürler, çağ dışı eleştiriler...Okullarda eğitim veren öğretmenler üzerinde kurulan baskılar...Konuşamayan haberciler, yazamayan gazeteciler...Düşündükleri, yazdıkları için hapse atılmış olanlar. Aklıma geldiği ve yataktan kalkıp yazmaya başladığımda; aklımda yalnızca içki, kumar bağımlılık-yasakları vardı. Ama yazmaya başladığımda bir kez daha farkına varıyorum, nasıl yasaklarla çevrili olduğumuzun. Tek tip ve daha da salak bir toplum yaratma çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor.

  Tabi tüm bunlar aklıma gelince dağıldım, kaçmaya bahane arayan uykuda kaçtı. Al işte sana, gene ''el elde, baş başta'' bir gece daha.

   Ben diyecektim ki:

   Bu kumar yasaklandı, içki kısıtlandı diye ayaklanan bir taraf varken. Karşıda da; kumar bağımlılığı yüzünden paramparça olmuş, son şansını da kaybedip yok olmuşlar. İçki bağımlılığı olan birisinden, çocuklarının şahitliğinde yıllarca dayak yiyerek, yaşadıkları sürece silenemeyecek izler taşıyan kadınlar ve çocuklar. Bilgisayarın başından kaldıramadıkları, kontrolden çıkmış çocuklarının girdikleri sitelerde yapmış oldukları alışveriş, görüşme, oynanan kumar, bahis sonucu gelen borçları ödeyebilmek için bankalardan kredi çekmek zorunda olan aileler.

Acaba diyorum; bu bağımlıkları ortaya çıkartanlar gene yasaklar değil mi? Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Çağımızın belki de en yaygın  bağımlılığı olan sigara kullanımını özendirici etkisi olması gerekçesiyle ; Adapazarı Lokantacılar Derneği,  ''sigara böreği' nin adının 'kalem böreği' olarak değiştirilmesi teklif etmiş.

16 Eylül 2011 Cuma

SAPSARI SOLUĞUMLA


 

   Sabah uyandım; evde huzurlu bir sessizlik, panjurda bulduğu boşluktan içeriye sızmaya çalışan yeni gün...Üzerimdeki örtüyü çekiverdim başıma. Örtü; pike desen değil, yorgan hiç değil. Bir kaç hafta oldu alalı bu sapsarı örtüyü. Galiba bahtaniyeye daha yakın birşey; üzeri ipekli kumaşla kaplandıktan sonra eski yorganların olduğu gibi kalın yorgan ipliğiyle desenler işlenmiş. Nasıl güzel işlenirdi o eski çeyizlik, sünnetlik yorganların üzerleri. Büyüdüğüm kasabanın meydandaki çarşısında vardı bir tane yorgancı; durmadan çalışırdı, kardeş olduklarını tahmin ederek önünden her geçişimde izlediğim adamlar. Bizim evde de vardı hemde gelen misafirlere yetmesi için çok sayıda. İç taraflarına geçirdiği kumaşı söküp sık sık yıkardı annem, tekrar yüzleyeceği zamanda yayardı yere yorganı, alırdı eline yorgan iğnesini kaplardı her seferinde yüzünü. Ben evlenirken çeyizim içinde yaptırmıştı, çokça; acaba hala ısıttıkları birileri var mıdır?

   Neyse kafama çektim; ayçiçeği tarlaları gibi sapsarı örtüyü. Gerçi bu günlerde güneşin aşkının peşinde döne döne kavrulmuş durumda hasadı bekliyorlar ayçiçekler, ölümü bekleyen insanlar gibi...


   Örtünün altında yalnızca soluk alış verişimi duyuyorum, tıpkı denizin dibindeki gibi garip bir sessizlik ve yalnızlık hissediyorum. Şnorkelle ilk suya daldığımda henüz ilkokula başlamamıştım. Kapaklı Köyü'nde geçirdiğimiz tatillerde; kalabalığımızla başbaşa kalıp rahat edebilmek için Kemer denilen bir buruna giderdik.Yalnızca zeytin ağaçları, çakıl taşları, üzerinden maviliklere atladığımız kayalar...Hala öylece duruyormudur acaba; üzerinde ateş yakıp denizden çıkarttığımız midyeleri pişirdiğimiz çakıl taşları... Bütün kuzenlerin gibi kardeşlerim ve bende yüzmeyi orada öğrendik; ayaklarımıza deniz kestaneleri bata bata. Hatırladığım kadarıyla dedem dikenlerin battığı yere zeytinyağı sürer ateşe tutardı, uzaktan. O yıllarda teyzemlerin Almanya'dan gelirken getirdikleri paletler, şnorkeller ne kıymetlilerdi, getirdikleri herşey özellikle çikolatalar gibi.

     Ayaklarımıza batan deniz kestanelerini, yosunları, rengarenk çakıl taşlarını, kıyıya yakın yüzen balıkları şimdi bu örtünün altındayken hissettiğim gibi; garip bir yalnızlık ve yalnızca soluğumun sesiyle ilk izlediğin an nasıl dehşetli bir heyecan duyduğumu hatırlıyorum. Sanki ben o yaşlardayken; denizler daha soğuk, daha sıcak, daha mavi, adeta canlıydı. Şimdi ne oldu da; denizler bu türlü gelmiyor, hissettirmiyor bana. Büyüdüm mü acaba?

     Fakat; büyümüş olamam! Çünkü; ben hala hayal kurarak uyumaya çalışıyorum, herşeye rağmen. Şu anda kafama bu sapsarı örtüyü çekmiş, soluğumu dinleyerek, öyle dehşetli heyecan duyabileceğim bir hayal arıyorum, bulamıyorum. Gerçekten büyümüş olabilirmiyim? Büyümüş ve hayal kurmayı unutmuş!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

14 Eylül 2011 Çarşamba

GELİR Mİ?






Kelimesiz kaldım;


Sıla hasreti çekercesine,


Evladının kokusu özlercesine,


Nasıl içesim var.


Acını unutmak için içme derler ama


İçsem bulabilirmiyim kelimelerimi?


Hasretim azalır,


Özlediğim gelir mi?


Söyleyim a dostlar,


Gelir mi?


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL