12 Eylül 2011 Pazartesi

KAYBOLDUM

Neler mi oldu?


''Düşlerimde Kayboldum ve Pusulasızım'' adlı kitabı getirecek olan kargo görevlisini iki gün boyunca sabırsızlıkla bekledim. Sonra; okumaya başlamak için sessizliği bekledim. İlk sayfadan itibaren içimdeki kadınlar, erkekler, tüm insanlar o kadar güzel ve yüksek sesle konuşmaya başladılar ki; hiç birşey duyamaz oldum.


   Gökyüzümde bir yıldız oldum; aşığını izleyen. Yıldızı içine çekmek istercesine sigarasını ciğerlerine tek solukta çeken  aşık oldum. O aşığa yaslanabileceği omuz olabilmek istedim. Ölümü özledim! Evlat sevgisiyle titredi yüreğim, delicesine korktum ölümden. Dilber Ana gibilerin hala varolduklarını öğrenmek, ısıttı içimi. Sevdalıların, kavgalarıyla ayakta tuttukları cesaretlerine hayran kalıp, özledim onları. Kurbanınında kahramanınında benim olduğum planlar kurdum. Karadenizli Hamdi'yle rakı içtim, Alaçam Geyikkoşan'daki balıkçıdan deniz kızının hikayesini dinledim. Soluk abajur ışığının altında, burnumda yanımda sızmış oğlumun kokusu varken son sayfayı okuduğumda ise ağzımda; makarna sosu için tencerede


erimiş peynirin tadı vardı. Neden mi? Okuduğunuzda anlayacaksınız.  Eline, yüreğine, Miroş'a; sağlık, mutluluk diliyorum, sevgili Ahmet Söylemez.

Şimdi; kalem Ahmet'in:

Uzaklaşıyorum.                                                                                                                                                            Kelimelerimin bedelsiz satıldığı sığıntı bir dükkan yaptım barakamı ve ben daha derin kapatıyorum kepenklerimi. / Islanırım diye lastik çizme ve yağmurluk bulunduruyorum kenarımda.                                                                Uzaklaşıyorum.                                                                                                                                                    Birkaç kişinin kalbinden, sordukları nedensiz bilmecelerden. / Anlam ısıtıyorum içimde ve büyüyor yüreğimde acım. / Adım adım. / Yaşadıkça yaşam.                                                                                                            Şimdi buranın neresine koysam seni? / Nasıl söylesem, sen öpünce geçermi yaralarım? / Ah be güzelim. Uzaklaşmalar unutmak için değildir her zaman. / Bazen de başarabilirse insan, acıdan kaçmak için uzaklaşır kendinden. / Daha derin. / Daha uzak kendinden. ( sayfa 17 )


Konuşmuyorsun ama seni duyuyorum. Beni tanıyamayacak olmandan korkuyorum galiba. Çok değiştim. Yıllar yüzümde onarılmaz hatalar oluşturmuşken, düşüncelerimdeki o bilindik saplantılar yerlerini korumaya devam ediyor. Kısacası; bıraktığın gibi değilim artık. Ellerimi sıkıca tutman, sonra sarılman, kulağıma eğilip fısıldamalarını özledim. ( sayfa 33 )


Her insan kendi ormanında yaşar ve bilmediklerini karşısına alır. / Önce gözleri ile sonra sözleri ile ona dokunur. / Gerisi malum. / Teferruat. ( sayfa 98 )


Lanet olsun, ölümü özler gibi özlüyorum seni. Ölümü özler gibi. ( sayfa 121 )


Dik durmayı ben senden öğrendim. İlmik boğazımdayken bile gücü sorgulamayı. Olmayan yanımı anlamayı. Yüreğimdeki o asil muammayı bile bana sen öğrettin. Ara sıra da olsa denizden dalgamı esirgerim. Dem alan çayımı yudumlarken, içimde yine o eski ütopyalarımızın, anlamlı notalarını dudaklarımda gezdiririm ve seni her ziyaretimde bilmeni isterim ki sevgili dostum, bugün orman daha yakın denize. Bir o kadar uzak olsa da yüreğime. ( sayfa 129 )


ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

11 Eylül 2011 Pazar

UÇTU UÇTU KIRK UÇTU bir de YAKALARSAN MUCH MUCH



Doğumdan sonra geçen kırk günün sırrına hep inanmış, Oğuz'dan sonra dört elle sarılmıştım. Ama Oğuz'un kırkının çıkması bir altı ay kadar sürmüştü. Yani kırkından sonra beklenen; biraz daha düzene girmiş uykular, azalan ağlama krizleri, biraz daha kendine gelmiş anne...Altı ay kadar ağladı, gecemiz gündüzümüz birbirine karıştı desem, yeterli olur sanırım. Bu pazar günü evimizde tatlı bir telaş vardı, beklediğimiz özel bir misafir; Zeynep Bebek...Kekler pişirdik, keselere şekerimizi, pirincimizi, çörek otumuzu koyduk, yumurtaları pamuklara sardık bir de ''Küçük Prens'' kitabını Oğuz adına imzalayarak günün hatırası olarak paketledik. Baş cimcimemiz Melis'ten sonra özlediğimiz bebek kokusunu çektik içimize, gazını çıkarttık, kırkını uçurttuk...

Uçtu uçtu kırk uçtuuuuu!

9 Eylül 2011 Cuma

Lady in the Water (2006)



Bir zamanlar insanoğlu ve sudakiler arasında bir bağ vardı.                                                                             Onlar bize ilham verirdi.                                                                                                                             Gelecekten bahsederlerdi.                                                                                                                          İnsanoğlu onların sözünü dinler ve söyledikleri olurdu.                                                                                      Ama insan dediğin fazla söz dinlemez.                                                                                                 İnsanoğlunun her şeye sahip olma isteği onu kıyılardan iyice uzaklaştırdı.                                              Denizlerde yaşayanların büyülü dünyası ve insanoğlunun dünyası birbirlerinden ayrıldı.                                  Yıllar geçtikçe o dünyada yaşayanlar denemekten vazgeçti.                                                                      İnsanlığın dünyası daha vahşi bir hal aldı.                                                                                                            Bir yol gösterici olmadığı için savaş üstüne savaş yaşandı.                                                                             Şimdi; suda yaşayanlar tekrar bize ulaşmayı deniyor.

8 Eylül 2011 Perşembe

HER ŞEY KIRMIZI

Boyutlar arası gezintideymiş gibi gidip geliyorum, hayatımda ki Özgür'ler arasında. Tartışmasız annelik en değerli ve zor olanı...Ama anana babana evlatlık derken; kocayla karı, çocuklara anne, kaynana kayınpederleyken gelin, arkadaşlarla arkadaş, iş başa düşünce bakıcı, aşçı ya da temizlikçi, işe git Özgür Hanım...Geçen gün de kasalarca domatesle beraber, yaz mutfağında, üzerimde mutfak önlüğüyle buluverdim kendimi! Yorgunum dostlar, yorgunum.

6 Eylül 2011 Salı

SESSİZCE



   Kadın arabayı adamın tarif ettiği bahçenin siyah demir kapısının tam önüne park etti. Aralık kalan yerinden sıyrılarak içeriye girdi, bahçeden gözlerini alamadan. Bahçe bir yarın tam ucundaydı ve O sabırsızlanıyordu, bir an önce denizi görebilmek için. 

   Ama önce kulübenin kapısında bekleyen adamın gözlerini gördü; uzun zamandır görüşmemiş olmanın verdiği ne diyeceğini bilememezlikle bekleyen adamın. Mırıldanırcasına merhabalaştılar birbirlerine değerken elleri; hatırlamak istercesine sıcaklıklıklarını. Adam elini bırakmadan kulübenin bahçeye açılan kapısına doğru götürdü, kadını. Zeytin ve hurma ağacının hemen ardında parlayan deniz gözlerini kamaştırdı. Kadın hemen kapı girişinde duran tahta sedirin ucuna ilişircesine oturdu. Adam anlamış gibi O'nu yalnız bıraktı, manzarayla başbaşa.

   Evet burasıydı, burasıydı; kadının içinde mutlu olduğu, gizlice kurduğu hayalindeki bahçe. Hayalinde de o an olduğu gibi, sessizce izleyip duruyordu, yarın ucundaki evinin bahçesinden denizi. Her cevapsız, kelimesiz kaldığında, sesleri duyamaz oluşunda kaçıverirdi hayalinin içine, kimselere hissettirmeden. Sonra ağır ağır bahçeyi incelemeye başladı...Nice sonra farkedebildi sedirin altına kıvrılıp yatmış olan beyaz köpeği. Elini uzatıp dokundu köpeğe, merhaba dercesine.

  Adam; ''Nasılsın'' diyerek yanına gelip oturdu, elinde ikisi için hazırlamış olduğu kahvelerle. ''Teşekkür ederim'' dedi kadın. ''Teşekkür ederim, hayalimi bana getirdiğin için'' Birşey anlamamış olsa da adam, tebessümle bakıp yudumladı kahvesini. Aralarındaki mesafe çok uzak gelmiş olacak ki kadın yavaşça sokuldu adamın yanına, adamın kolunu kaldırıp kendine doladı. İşte gene o sıcacık, güvende olma hissi...O kadar korkuyorlardı ki konuşmaktan, konuşup içinde bulundukları sihirli anı bozmaktan.

  Kadın anlattı usul usul hep böyle bir yerde olma hayalini. Fazla birşey söylemesine gerek yoktu ki zaten. Çok uzun yıllardır tanıdıklarınız vardır ya; konuşmadan anlaşabilidiğinizi, anlatabildiğinizi hissedersiniz. Öylesine işte...Hışırdayan yapraklar, ara sıra kıpırdanan köpek, ışıl ışıl parlayan deniz, balıkçı tekneleri konuştu, onlar dinlediler. Yarım saat boyunca öylece oturdular, birer sigara tüttürdüler. Sonra da; fincanında kalan son yudum kahveyi içip ayağa kalktı, kadın. Kapı da uğurlarken adam O'nu; ''seni çok özledim'' diyerek ufak bir buse kondurup dudaklarına, ayrılırken kadın. Sonra aniden; yakaladığı elinden çekip göğsüne sıkıca sardı adam, kadını: ''Bende seni çok özledim'' dedi.

  Koşar adımlarla bahçe kapısından çıkıp arabasına binerken, kadın; hiç arkasına bakmadı. Yüzünde acımı, mutluluk mu anlaşılamayan bir tebessümle evine doğru sürdü arabasını. Artık hayalinin içindeyken  manzarayı yalnız izliyor olmayacak, hatıralarında kalacak olan bu yarım saatlik yaşanmışlıkta O'nunla olacaktı...

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


NOT: Okurken tavsiye edebileceğim fon müziğini şimdi dinledim; önerilir. BURADA!!!

5 Eylül 2011 Pazartesi

Terk Edilmek Tüm Canlılara Aynı Acıyı Verir

 

Belki de onu hiç tanımasa daha iyiydi. Ondan önce alışkındı yalnızlığa; kendi başının çaresine bakabiliyordu.
Sokaklar it kopuk doluydu; onlara alabildiğine güvensiz, kendine aşırı güvenliydi; hepsine kafa tutuyordu.
Evet, belalıydı hayat, zordu ayakta kalmak, ama uğraşıp alıyordu ekmeği aslanın ağzından, karnını doyuruyordu.
Birbaşınalık güç, ama tanıdıktı; böylesine acı vermiyordu.
* * *
Onu gördüğünde herkese yaptığı gibi uzak durmuş, kuyruğu dik tutmuştu başta...
Mademki diğer yabancılardan farkı yoktu; gardı düşürmenin âlemi de yoktu.
Ama gözünün ta bebeğine bakıyordu bizimki...
Belli ki ona ilk görüşte vurulmuştu. İlk dokunuştan ebediyen bir arada yaşayacaklarmış gibi bir his oluşmuştu.
Bir sıcak gülüş, bir tatlı sarılışla düştü gardı; kalbini açtı, kedi gibi uysallaştı.
Evet, sevebilirdi bunu...
Hürriyetinden onun için cayabilir, yalnızlığını noktalayabilirdi.
* * *
Yemeklerini paylaştılar önce... Sonra evlerini, yataklarını...
Her yere birlikte gidiyorlar, hep birlikte geziyorlardı. Tatlı sözler, cilveleşmeler, hediyelerle başı dönüyordu.
Günden güne ona daha da alışıyor, şüphelerinden arındıkça gevşiyor, güven hissiyle tanışıyordu.
Belki de yıllarca boş yere direnmişti böyle bir ilişkiye...
Kendine boş yere ıssız kaleler inşa etmiş,

4 Eylül 2011 Pazar

TATİL BİTTİ

Heh gittik döndük, yazacağım da önce iç dökmeler :


   1) Neden oluyor bu unuttum zannedip zannedip, her tekrarında unutmadığının farkına varmak, her seferinde aynı yerden gene kanamak. Sözler bitmiştir bunca yıl sonra, anlatılacak birşey kalmamıştır. Kafada döne döne gezinir, kimsenin haberi olmadan ''hakettiğim bu mu, bu kadar mı?''lar, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demeler...Göz pınarların fokurdarda eğmezsin başını, izin vermezsin akıp gitmelerine. İçinde inceden bir sızıyla kalırsın öylece tekrar, kelimesiz!

  2) Ne zaman vazgeçeceğim acaba bu yiyip yiyip sonrasındaki ilk pazartesi rejime başlamalardan. Hayatım böyle geçti yahu...Ama nasıl karşı konulunabilinir ki şu balık sofralarına, buz gibi ???? içeceklere. Bak yerken aldığım zevk aklıma geldi ya ''koy ver gitsin, sefam olsun'' kıvamına geliverdim hemen. Olsun be; otu, saman krakerleri yer hafifleyiveririz bir hafta da, her zaman ki gibi...

    Evet!

   Öpülesi eller, öpülesi yanaklar öpüldükten, sarılanası kucaklara sarıldıktan, görülemeyenlerin sesleri duyulduktan sonra basıp gidildi, tatile.



  

   Amaç; çocuklarla sevgi yumağı halinde eğlenip vakit geçirmek. Sonuç;